TARİHİMİZ

YAKIN TARİHİMİZİN POLİTİK ANALİZİ

Nis 05, 2008 - TARİHİMİZ | yorum yazın

           Sayın misafirim; Elimizi vicdanımıza koyalım ve kendi kendimize samimiyetle ÅŸunu soralım ve düşünelim. özellikle Atatürk dönemi siyasetinden sonra memleketimizde son 25-30 yıl boyunca hükümetlerin izlediÄŸi siyaset ne oldu ? AB. sevdası ve ABD. ye yaranarak siyaset yapma, IMF ye borçlanarak elde edilen para ile ülkeyi kalkındırabileceklerini zannetmeleri. Özal bir zamanlar para basmış ve kullanmıştı. Ancak oda parayı hesapsız basmış, fazla para bastığından ülkemizi yüksek enflasyonla baÅŸbaÅŸa bırakmıştır. Yani ülkeye gerekli kandan fazlasını vermiÅŸtir. Ülkemiz 20 yıla yakın bir süredir senyoraj hakkını kullanmıyor ve ÅŸu an için aylık hesabıyla 25-30 katrilyon yapıyor. Bu miktarın üzerinde para basarsanız iÅŸte o zaman Özalın yaptığı gibi enflasyonu körüklemiÅŸ olursunuz. Åžu unutulmamalıdırki ABD. yani IMF geliÅŸmekte olan ülkelerin senyoraj hakkını elinden almakta, sen kendi paranı basarak kalkınmaya çalışma, ben sana faizle borç para vereyim onunla istediÄŸin gibi kalkınırsın zihniyetine mahkum etmektedir. Bugün ABD dahil geliÅŸmiÅŸ ülkelere bir bakalım, hepsi senyoraj hakkını kullanmaktadır. Peki senyoraj hakkı nedir? Bir ülkede emeÄŸinin, üretiminin karşılığı, piyasada bulunması gereken (basması gereken) paradır. Özellikle ABD. dünyaya IMF yolu ile parasını satmakta yani parasını hem dünya parası yapmakta hemde para sattığı ülkeleri ekonomik olarak kendisine mahkum etmektedir. Bugün ABD 600 milyar dolar bütçe açığı vermektedir. Sebebi ise bastığı para ABD.nin üretimi karşılığı piyasada bulunması gereken para deÄŸil, bunun kat ve kat fazlasıdır. Åžu an Dünyaya basıp pompaladığı parasının %90 ının karşılığı yoktur aslında. ABD nin en büyük korkusu, basıp Dünyaya pompaladığı dolarlarının ülkesine geri dönmesidir. Böyle olursa ABD. aşırı kandan ölecektir. Dünyaya o kadar para basıp pompalamıştırki ABD bu ekonomi ile aynı zamanda kendi sonunuda hazırlamaktadır. Bunun yanında AB. de ekonomik olarak dağılmaya mahkumdur. Nedenine gelince, avrupa nın nüfusu hızla yaÅŸlanıyor, doÄŸal kaynakları tükenme noktasına gelmiÅŸtir ve AB. ortak para birimine geçince emisyonunu kaybetmiÅŸtir. Bugün AB.nin en güçlü ekonomisi olan ALMANYA’da iÅŸsizlik son 70 yılın en had safhasına ulaÅŸmıştır. Tüm AVRUPA aynı kaderi paylaşıyor. Ayrıca gençliÄŸi esrar, eroin bataklığındadır. Vatan millet, insan sevgisinden yoksun ahlaksız bir gençlik yetiÅŸmektedir ve bizide kendilerine benzenmek için ellerinden gelen gayreti göstermektedirler. AB nin ömrü en fazla 15 yıldır. Aynı ÅŸekilde ABD de aynı kaderle baÅŸbaÅŸadır. Onun için AVRUPA geleceÄŸinindeki karanlık günlerin farkında olduÄŸu gibi TÜRKİYENİN de geleceÄŸindeki aydınlık günlerin farkındadır. TÜRKİYE genç ve eÄŸitimli nüfusu, çok zengin yer altı ve yer üstü kaynakları hızla artan nüfusu ve en önemlisi MÜSLÜMAN kimliÄŸi ile AB. yi ve ABD yi endiÅŸelendirmektedir. Ayrıca TÜRK coÄŸrafyası dediÄŸimiz ortadoÄŸuda ABD nin AB nin ve İSRAİL in büyük hesapları vardır. ATATÜRK döneminde, kirli hesaplarına ulaÅŸamamışlardır. Örnek verecek olursak savaÅŸtan sonraki ülkenin içler acısı durumunu fırsat bilen ABD.liler ellerinde çantalar dolusu paralar ile gelmiÅŸ burada tarım yapacağız sanayi kuracağız bahaneleri ile bizden toprak satın almaya gelmiÅŸler, ATATÜRK bu tehlikeyi sezerek, çıkardığı bir kanunla vatan toprağının bir karışı bile yabancıya satılamaz demiÅŸtir. Yine ATATÜRK döneminde DÜNYAYA yüzde yüz bizim ürünümüz olan gaz maskeleri satılmıştır. ATATÜRK işçisinden mühendisine kadar Türk damgasını Dünya ya vurmayı amaçlamakta idi. Bunun yanında OSMANLI nın yıkılışına sebep olan, haçlıların OSMANLI topraklarına soktuÄŸu 5000 hacı, hoca, evliya kılıklı ve kur’an-ı çok iyi bilen casuzlar tarafından vehhabilik adında dinimize birtakım sapık inançlar sokuÅŸturmuÅŸlar ile içimize fitne ve fesat sokulmuÅŸ, ARAPLAR OSMANLIYA karşı kışkırtılmış ve OSMANLI İMPARATORLUÄžUNUN çöküşünü saÄŸlamışlardır. ATATÜRK bunları çok iyi biliyordu ve o zamanlarda çıkardığı tekkelerin kaldırılması, hilafetin kaldırılması, CUMHURİYETİN İLANI, laikliÄŸi getirmesindeki asıl amacı hem milletimizin seçme ve seçilme özgürlüğü ile başındaki hükümeti belli bir süre için denemesi hemde ajan din adamlarının devlet yönetimine karışmasının önlenmesi idi. Kimilerinin dediÄŸi gibi ATÜTÜRK müslüman deÄŸildi yalanı çok yanlış ve tehlikeli bir sözdür. Düşünsenize laikliÄŸin olmadığını ve hilafetin kalkmadığını. Elin hoca, evliya kılıklı müslüman kılıklı İNGİLİZİNİN ülkemizi parçalayıcı, bölücü faaliyetler gösterse idi her çıkan kanuna burnunu soksa idi, ortalığı fesata, delalete düşürseydi, bizi EHLİ SÜNNET’TEN uzaklaÅŸtırsaydı. ALLAH muhafaza hem DİNİMİZİ hemde VATANIMIZI kaybederdik. Üstüne üstük kardeÅŸ kanı dökerer. Yine ATATÜRK döneminde bir TÜRK kızını hristiyan yapan bir ABD okulunu duyunca ATATÜRK o okulu derhal kapattırmıştır. Bu arada içimize sokulan bir fesattan daha bahsedeyim. LAİKLİK adına ATATÜRKÇÜLÜK adına baÅŸ örtüsüne karşı yaklaşımlar oluÅŸmuÅŸtur. ATÜTÜRK ün hanımını biliyorsunuz, annesinide biliyorsunuz. Peki dikkat ettinizmi? Annesi ve hanımının resimlerinde hep baÅŸları muntazaman kapalıdır. ATATÜRK döneminden sonra, gelecek nesillere ATATÜRKÇÜLÜĞÜ bir islam düşmanlığı gibi göstererek Türkiye Cumhuriyeti üzerinde AB., ABD ve İSRAİL ürünü parçalama ve yok etme tezgahları içine giriÅŸmiÅŸlerdir. Son hedefleri ise TÜRK ORDUSU dur. TÜRK ORDUSU bu milletin sigortasıdır, bel kemiÄŸidir. Siz bir ülkenin bel kemiÄŸini kırarsanız o ülkeyi parçalamak ve yok etmek çocuk oyuncağı haline gelir. Ülkemiz üzerindeki bu kuÅŸatma yıllardır sabırla uygulanıyor ve gelinen bugünkü nokta ya bakacak olursak. Ülkemiz iç ve dış borçları ve faizi ile 400 milyar doları aÅŸmış durumda, bir başörtüsü sorunu nedeni ile kapanan genç kızlarımız , kadınlarımız ve onların aileleri bu gidiÅŸattan bezmiÅŸ durumda ve çareyi AİHM.de aramaktadırlar. Başörtüsü bizim iç meselemizdir. aile fertleri arasında çıkan sorunlar aile içinde çözülür. insanlarımızı yanlış yönlendirerek düşmanımız üzerinden medet aramaya teÅŸvik etmektedirler. Åžu anda doÄŸu ve güneydoÄŸu da bulunan yaklaşık 3500 ajan kürk, alevi, sünni kardeÅŸlerimizi, yaÅŸanan ekonomik burhanı da fırsat bilerek TÜRKİYE CUMHURİYETİNE karşı kışkırtmakta ülkemize saldıkları PKK. Belasının yanıda kimlik tartışmasınıda gündeme getirerek ortalığı karıştırmaya, milletimizi parça parça bölmeye çalışmaktadırlar. Bu tezgaha, OSMANLI döneminde vehhabilikle kuranlar ÅŸimdi isim deÄŸiÅŸikliÄŸi ile NURCULUK adında çıkardıkları MÜSLÜMAN TÜRK evladını hristiyanlaÅŸtırma oyununu da katmışlardır. NURCULARIN son tiyatroları ise BİZ BİR HRİSTİYAP PAPAZI ZİYARETE GİTTİK. NAMAZ VAKTİ GELDİ. PAPAZDA BİZİ BİR ODAYA GETİRDİ. GÖRDÜKKİ MEÄžERSE PAPAZDA GİZLİ MÜSLÜMANMIÅž. Masalları ile halkımızı dinden imandan çıkarmaya ve PAPAZ sevgisini yaymaya çalışmakadırlar. Gelelim siyasilerimize bu zamana kadar ne yaptılar BİZE ECDADIMIZIN CANINI FEDA EDEREK, ÅžEHİT OLARAK- GAZİ OLARAK EMANET ETTİKLERİ VATAMIZA nasıl sahip çıktılar, nasıl yönettiler. Halkımızı, TÜRK DÜŞMANI, İSLAM DÜŞMANI ve BU TOPRAKLARDA GÖZÜ OLAN, BAÅž DÜŞMANIMIZ OLAN. ABD ye AB. ye sevdirmeye, bunun yanında ÅžANLI TÜRK İSLAM TARİHİMİZİ karalamaya adeta BİZLERİ OSMANLIYI KARALAYARAK, torunu olduÄŸumuzu unutturacakmışcasına bu ülkeyi idare ettiler, (BAZILARI İSTİSNA). Son hükümete bakıyoruz TÜRKİYE CUMHURİYETİ tarihinde halkımız hiç bu kadar uyutulmamıştır. Ülkemiz adeta yabancılara parsel parsel satışa çıkarılmış, borç üç yılda 200 milyar dolardan 400 milyar doları aÅŸmış, iÅŸsizlik 10 milyonu aÅŸmış, tarım kesimi çökertilmiÅŸtir. Mersinde bir çiftçi Sayın BaÅŸbakana derdini anlatmak isterken, baÅŸbakandan hiç beklemediÄŸi bir cevabı almış (ANANI ALDA GİT) ve mahkemeye verilmiÅŸtir.Bunlar çulsuz bir AB. ne girme bahanesi için yapılması ayrı bir konudur. Ekonomi çok iyi, süper gidiyor yalanları ile bu noktaya gelinmiÅŸtir. Bu noktada yıllardır bir ismi takip ediyorum. Bu kiÅŸi ülkemiz üzerine oynanan oyunları ve izlenmesi gereken siyasi ve ekonomik yolu yıllardır iktidardan muhalefetine seslendi durdu. Onun yıllar önce tesbit ettiÄŸi gerçekler bugün gün yüzüne çıkmaya baÅŸladı. Ben siyaseti sevmem ancak çünkü siyasiler çok ÅŸeylere söz verirler iktidara gelince söylediklerinin 10 da 9 unu unuturlar ve hepsininde çizgisi aynıdır AB.ye girmek.Birisi çıktı ve dağılan zihnimizi, fikrimizi, inancımızı tekrar toparladı, bizi bize tanıttı, TÜRKLÜĞÜMÜZÜ bize yeniden hatırlattı. Dostumuzu düşmanımızı unutmamayı, uyanık ve akıllı olmayı anlattı ve TÜRK MİLLETİNİ ayaÄŸa kaldıracak, AB. yenire BÜYÜK TÜRK BİRLİĞİ ele yeniden OSMANLI özlemini gerçekleÅŸtirecek. AVRUPANIN, ABD.nin içimizde uyuttuÄŸu ve hiçbir zaman uyanmasını istemediÄŸi o OSMANLI TÜRK ruhunu tekrar dirilten ve bunun yolunun önce EKONOMİK BAÄžIMSIZLIKTAN geçtiÄŸini bizlerin, adeta servet üzerinde oturan dilenci konumunda olduÄŸumuzu bize hatırlatıyor. İSTANBUL ve BAKÜ MİLLİ EKONOMİ MODELİ KONGRELERİ ile TÜRK ve yabancı akademisyenler bu modelin uygulanabilir olduÄŸunu ve bir an önce hayata geçirilmesini istemektedirler. İlk etapta TÜRKİYE de merkez olmak üzere, AZERBAYCAN ve RUSYA da birer ÅŸube kurulması kararlaÅŸtırılmıştır.Åžimdi size soruyorum. Kimimiz fanatik kimimiz deÄŸil, hepimizin bir partisi var, bir çizgisi var buna raÄŸmen biz kimlere oy vermedikki? ANAPlısı, DYPlisi, MHPlisi, SAADETPlisi, …partilerimizi birkereleÄŸine bırakıp bundan önceki koalisyonu iktidara getirmedikmi, ÅŸu anki hükümeti iktidara getirmedikmi? Hatta AKP ye bilerek oy verdik. AKP seçim meydanlarında, ben IMF ve AB. çizgisinden sapma olmadan devam edeceÄŸim demedimi. Bile bile oy verdik. Sonuç ortada. Prof. Dr. Haydar BAÅž ise 10 yıldır 15 yıldır, hatta daha fazla süredir hükümetleri uyardı durdu. Kimse dikkate almadı. Siyasete girmeye mecbur kaldı, çünkü ülkemiz bataklığa düşmüşcesine çırpındıkça batıyor. Prof. Dr. Haydar BAÅž yıllardır söyleyip hükümetlere yaptıramadığı düşüncelerini, ÅŸimdi kendisi yapmak için siyasete girmiÅŸtir. Dikkan edilirse Haydar BAŞ’a siyasete girdikten sonra özellikle MİLLİ EKONOMİ MODELİ KONGRESİNDEN sonra, çeÅŸitli iftira ve karalama olayları baÅŸlamıştır. Bunlar tamamen AB. ABD. ve onun uÅŸağı olan iç basın, yayın organlarının tezgahıdır ve ÅŸuan bunlar ayrı ayrı mahkemeye verilmiÅŸ ve verilmeye devam ediyor. ABD. AB. İSRAİL biliyor ki Haydar BAÅž baÅŸa geçerse ülkemiz üzerindeki çirkin emellerine alet olamayacaklar, ülkemizin yükseliÅŸine engel olamayacaklar. Artık kaybedecek zamanımız kalmamıştır. Bir olup beraber olup bir seferliÄŸine BAÄžIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ (BPT) ye oy verelim. Yine tekrarlıyorum. Biz kimleri iktidar yapmadıkki? “DoÄŸru söyleyeni dokuz köyden kovarlarâ€? misali yapmayalım.
TUNALIM…

KAYIP TÜRKLER

Mar 30, 2008 - KÜLTÜRÜMÜZ, TARİHİMİZ | yorum yazın

İşte hayatın gerçeği! KAYIP TÜRKLER

TRABLUS - Tarih eğer yazacaksa muhtemelen onlar için “Kayıp Türkler� notunu düşecektir. Kimsenin bilmediği Göçer köyünde yaşayan 3 bin Türkmen, Türkçe öğrenmek için anavatan dedikleri Türkiye’den yardım istiyor. Yıllarca Osmanlıyı beklemişler. Ne gariptir ki Devlet-i Ali Osman-i’nin yıkıldığını ancak 1935’te öğrenmişler.

YeÅŸile bürünmüş aÄŸaçların arasından zor seçiliyor, birbirine yapışık taÅŸ evler… YaklaÅŸtıkça bir Anadolu köyüne geldiÄŸiniz hissine kapılıyorsunuz. Sokaklarda karşılaÅŸtığınız insanların ten rengi sizi bir an için ÅŸaşırtıyor. “Acaba?â€? diye düşünmeye baÅŸladığınız sırada asıl ÅŸaÅŸkına çeviren manzarayla karşılaşıyorsunuz. Köylüler size Anadolu Türkçesi ile “HoÅŸ geldiniz.â€? diyor. Sonra köyün ortasında okul olduÄŸu tabelasından güçbela anlaşılan, sıvaları dökülmüş iki katlı binadan yükselen tiz bir sesle merakınız daha da artıyor: “Ah dedim aÄŸladım. Yaremi baÄŸladım. Egdi yar boynum egdi, hançer yarasındaydı domdom kurÅŸunu degdi. Allah kerim könlüm sendegdi.â€?

Burası Edirne’nin ya da Kars’ın bir köyü değil. Lübnan’la Suriye arasındaki sınırın bittiği yer. Köy halkı ise gözden uzak oldukları için gönülden de uzak kalmış Türkmenler. Daha doğrusu tarih kitaplarında esamisi bile okunmayan “Kayıp Türkler.� Sahi, kim bu Türkler? Bu dar alana nasıl sıkışıp kaldılar?

Göçer (Kwaşra) köyünde yaşayanların hikâyesi oldukça eskiye dayanıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtada hüküm sürdüğü dönemde buraya Anadolu’dan getirilip yerleştirilmişler. Osmanlı getirdi diye dedeleri, orada yaşayan yerli Araplar tarafından “Sultan’ın çocukları� diye karşılanır. Ancak bu itibarlı ve huzurlu günler daha sonra acı bir sona doğru sürüklenir. Osmanlı Devleti gücünü kaybedip Ortadoğu’dan çekilince Türkmenler yalnız kalır. Göçer köylüleri Osmanlı’nın peşinden Anadolu’ya göç etmek ister; ancak bu istekleri gerçekleşmez. 1918’de Fransızlar bugünkü Lübnan topraklarını işgal eder ve Türkmenler Fransız hattını yarıp Anadolu’ya geçemez. Dar alana sıkışıp kalan Türkmenler varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşler. İşgal sırasında Fransız askerlerinin dokunmadığı Türkmenlere 1986’da Lübnan’ı işgal eden Suriye de “Osmanlı torunları� oldukları gerekçesiyle ilişmez.

İşgaller ve savaşlardan kurtulan Türkmenler farkında olmadan başka yönleriyle bir yok oluşa doğru sürükleniyor. Bu durumu kavrayan yaşlı Türkmenler anavatanımız dedikleri Türkiye’den “acil� yardım istiyor: “Kültürümüz yok olmadan ne olur bize Türkçe öğretin.� Türkmenler korkularında haksız değil. Çok az kişinin dışında yeni nesil Türkmence bilmiyor. Konuya hassas aileler evlerinde çocuklarına zor da olsa Türkçe öğretmeye çalışıyor. Ancak bu okullarda öğretilen Arapça ve Fransızca karşısında yeterli gelmiyor. Okula giden her çocuk Lübnan’da resmi eğitim dili olan Arapça ve Fransızca’yı gündelik hayatta da kullanıyor. Fransızca şarkı söylüyor, şiirlerini ve mektuplarını Fransızca yazıyorlar. İsimler bile Fransızca yazım biçimi ve okunuşuna göre kullanılıyor. Örneğin 15 yaşındaki Türkmen Yusuf’un adı Youssef olarak yazılıyor ve okunuyor.

Diğer Türkmen köyü artık yok

Trablus’a (Tripoli) bağlı iki Türkmen köyü var; Göçer ve Aydamun. Aydamun Türkmenleri kendi anadilleri olan Türkçe’yi zamanla tamamen unutmuşlar. Bu yetmemiş asıllarıyla birlikte dinlerini de terk etmişler. Şu anda köyde yaşayanların yarısı Müslüman, diğer yarısı ise Hıristiyan inancına sahip. Köyde yaşlılar dahil Türkmence’yi konuşabilen yok. Zaten onlar da artık kendilerini Türkmen olarak pek tanımlamıyorlar. Lübnan’da Türkmen köyü olarak sadece Göçer biliniyor.

Göçer köylülerinde de son yıllarda ciddi bir değişim görülmeye başlanmış. Türkçe’nin Arapça ve Fransızca karşısında direnememesi bir yana yavaş yavaş kültürlerini ve geleneklerini de kaybetmeye başlamışlar. Daha 10 yıl öncesine kadar Göçer köyünde hiçkimse yabancıyla evlenmezken şimdilerde neredeyse her hanede bur tür evliliğe rastlanıyor. Bunlardan biri de Esad ailesi. Bu aileden iki kız, Arap olan komşu köydeki gençerle izdivaç yapmış. Türkmen kızı Duha Esad, Erman Dergiş isimli bir Arapla evli. Bu evliliklerinden bir çocuk dünyaya gelmiş. Duha Esad bir Arapla evli olmasına rağmen çok iyi Türkçe konuşuyor. Esad iki yaşındaki oğluna da Türkçe’yi öğretmeye yemin etmiş. Genç anne Duha Esad evliliğini şöyle anlatıyor: “Allah’a şükür mutlu bir yuvam var. Ben Türkçe’yi ailemden öğrendim. Anadilimi şimdi oğluma öğretiyorum. Bir Arapla evli olabilirim; ama özümü asla eksik etmem.�

Duha Esad’ın kız kardeşi Hanan da bir Arap gençle evliliğe hazırlanıyor. Beyaz tenli, renkli gözlü, kumral saçlı Hanan kendi durumunu anlatırken biraz da acı gerçeğin altını çiziyor: “Ben okula devam edemedim. Her Türkmen kızı gibi benim de ortaokuldan sonra eğitime devam etmem mümkün olmadı. Araplarla evlenmek zorunda kalıyoruz. Köydeki herkes neredeyse akraba olmuş. Türkiye’de olsaydım durum farklı olurdu.�

Okuldan Türkiye’ye selam var

65 yaşındaki Muhamed Hasan Çelem, Hanan’dan farklı düşünmüyor. Ona göre de artık Türkmenler bu bölgede soy anlamında yok oluyorlar. “Köyde kız verecek, kız alacak kimse kalmadı. Herkes daha önce bu işi yapmış. Şimdi mecburen Araplardan kız alınıyor, Araplara kız veriliyor. Ancak biz burada tek bir şey yapabiliriz. O da kendi kültürümüzü, dilimizi, dinimizi çocuklarımıza iyi öğretmeliyiz. Evlendiklerinde de bunu yaşasınlar, çocuklarına aktarsınlar. Başka çözüm yok.� diyor.

“Ah dedim ağladım yaremi bağladım� türküsünü söyleyen 12 yaşındaki Hasan Halit İbrahim, Göçer köyündeki okulda okuyor. Acıklı türküyü sıvası dökülmüş daracık sınıfında haykırırken aslında Türkiye’yi ağıt yaktığını söylüyor: “Türkçe’ye ailemden öğrendim. Çok iyi bilmiyorum. Bu türküyü dedem söylerdi. Ben de canım sıkılınca söylerim, arkadaşlarım da beni dinler. Bu türküyü Türkiye’de yaşayanlar için söylüyorum. Bizim yaramıza derman bulsunlar. Türkçe’yi arkadaşlarım bilmiyor. Ben az biliyorum. Bize yardım etsinler.�

Başı örtülü genç bir kız. İmkanlar elverirse 17 yaşındaki Arife Hanuf önümüzdeki sene liseye gidecek. “Türkiye senin için ne ifade ediyor?� sorusuna Türkmen kızı, diğer arkadaşlarının da duygularına tercümanlık eden bir cevap veriyor: “Hiç bilmesem de görmesem de orası benim anavatanım. Lütfen Türkiye’ye benden ve arkadaşlarımdan selam götürün. Türkmen kardeşlerinizin selamı var deyin.� Arife’nin arkadaşı 16 yaşındaki Ahmet İbrahim de Türkiye hakkında hiçbir şey bilmiyor. İstanbul, İbrahim Tatlıses ve Galatasaray onun için bir anlam ifade etmiyor; çünkü Ahmet Türkiye’yi sadece haritadan biliyor. 14 yaşındaki Yusuf Hayrullah biraz daha şanslı. O dedesi sayesinde Türkiye’yi biraz biliyor. En azından İstanbul’u fotoğraftan görmüşlüğü var. Yusuf’a dedesi Türkiye’yi “vatanımız� olarak öğretmiş. Kadie Muhammed 15 yaşında, Yusuf’la aynı sınıfta okuyor. Bildiği tek Türkçe cümle: “Anavatanımız Türkiye.�



Bir Osmanlı parası


Türkmenlerin elinde bulunan Osmanlı tapu örneği.


Tapu örneği.


Ömer Esad ailesinin kendi kültürünü  kaybetmesini istemiyor. Onun ailesinde herkes Türkmen Türkçe’sini konuşabiliyor


80 yaşındaki Kemal Ali Yusuf.


Köyden bir görüntü


110 yaşındaki Abdullah Hasan “Yıllarca Osmanlı geri gelir diye bekledik. Gelmeyince ağladık� diyor.


Abdullah Hasan Göçer köyünün en yaşlısı.


Göçer Köyü  Belediye Başkanı Muhammed Abdülkadir Abdo, Türkçe’yi цğrenmeleri iзin Türkiye’den kitap ve öğretmen istiyor.

 



Köyden bir Türkmen kadını.


Esad ailesinde herkes Türkçe biliyor.

                                         ömer Esad ailesi ile birlikte.


Göçer köyünden bir görüntü


Türkmen kızların büyük çoğunluğu başını örterek okula gidiyor.


Kadınların giysileri yöreden etkilense de yine yer yer Türk motifleri taşıyor.


Osmanlı tapu belgesi.


Türkmen kızı Hanan Duha komşu köyden bir Arapla gençle evliliğe hazırlanıyor.


Göçer köyünden bir Türkmen kadını.


Renkli giysiler giyen Türkmen kızları yörede zarafet ve güzellikleriyle kendilerinden söz ettiriyorlar

TUNALIM..
Ey Erenler! Akıl fikir eyleyin
Dağlara da duman ne güzel uymuş
Yaradan aşkına şükür eyleyin
Mü’mine de iman ne güzel uymuÅŸ

BARIŞIN KENTİ ÇANAKKALE

Oca 04, 2008 - TARİHİMİZ | yorum yazın

l

  

        BARIÅžIN  KENTİ   ÇANAKKALE’YE   HOÅžGELDİNİZ 

ÖYLE BİR YERDİ ÇANAKKALE

Ölümün en şerefli şekli can vermenin en güzel yeri
Dirinin illede ölüm dediği Şehidin cenk ettiği yerdi Çanakkale
Gidenin geri dönmediği düşenin tekrar kalkmadığı
Kundaklık bebenin şehit olduğu Öyle bir yerdi Çanakkale

Sevdalıların birbirinden ayrı düştüğü vatan sevdasının ağır bastığı
Ana kuzularının yara aldığı bir neslin feda edildiği yerdi Çanakkale
Tüysüz yetimlerin cephe kazdığı mermi karşısında süngü taktığı
Hücum denilince ölüme koştuğu öyle bir yerdi Çanakkale

Talebenin âlim’in silah kuşandığı İlimi bırakıp cenk’e daldığı
Zaferin ancak ölümle alındığı korkunun olmadığı yerdi Çanakkale
Atalarımızın destan yazdığı yedi düvele karşı durduğu
Türk ırkının kanıyla boyadığı öyle bir yerdi Çanakkale

 

 

       –B İ G A–resimleri

 

1.Kuruluş     Bugün “BİGA” adı ile bilinen ilçe merkezimiz, eskiden de büyük bir yerleÅŸim merkezi idi. Truva bölgesinde bulunan ilçemiz Yunanlılar tarafından “Pınar” anlamına gelen “PEGAİ” olarak adlandırılmıştır. Åžehrimiz Çanakkale Orta ve DoÄŸu Anadolu yolu üzerinde önemli bir uÄŸrak yeri olduÄŸu için M.Ö. 480 yılında Yunanlılara karşı harbe giden İran Kralı I. Serahas 334 yılında Anadolu’ya geçen Büyük iskender, 191 yılında aynı bölgeye gelen Roma orduları hep PEGAİ civarından geçmiÅŸlerdir. Yunan ve Roma Kaynaklarında bu konuda kayıtlar bulunmaktadır.2.Bizanslılar Devri:

     14. Yüzyıl başlarında Bizans İmparatoru II. Andronikos Paleolog Türklere karşı şehri korumak üzere bir nevi asker alan Katalanları bu bölgeye yerleştirmiştir. Bir süre sonra Bizans İmparatorunu dinleyemeyen Katalanlar bu bölgeye kendileri idare etmeye başlamışlardır.3.Osmanlılar Devri:     Orhangazi, kentimiz ve çevresini fetih için Karaboğa adındaki kumandanını görevlendirmiştir. Bu kumandan 1364 yılında şehri alarak Osmanlı topraklarına katmıştır.4.Milli Mücadele Dönemi:

     Anadolu’nun her yanında olduğu gibi Biga’da da Müdaafa-i Hukuk Cemiyeti, Balıkesir mıntıka kumandanı Kazım Bey’in (Kazım ÖZALP) emirleri ile 10 Eylül 1335 (Miladi 1919)’da aşağıda isimleri yazılı olan şahıslardan kurulmuştur. REİS : Müftü Hamdi Bey AZALAR : Hacı Şakir Efendi Mehmet Ağa, Hafız Abdullah Hüseyin Bey, Dızman Ahmet AĞA İzmir, Balıkesir, Bursa ve Biga yörelerinin Yunanlıların işgal ve idaresine geçtiğine dair Biga Yunan işgal kumandanı Kral Konstantin’den 1921 yılında bir ferman almış ve bu ferman şehrimizin eski belediye binasından (şimdiki kapalı çarşı)Yunan işgal kumandanı ve belediye reisi de bulunduğu halde belediye katibi Arap Zeki tarafından halka okunmuştur.     Biga, milli mücadele yıllarında Anzavur isyanı gibi bir çok kanlı olaylara sahne olmuş menfaat çeteleri türemiştir. (Nutuk Cilt-1, Sahife: 309,392,393,395)Bu çetelerden en meşhuru Karabasan çetesi idi.     Biga milli mücadele yıllarında bazen Anzavur kuvvetlerine, bazen de Milli Kuvvetlerin eline geçmiştir. Anzavur kuvvetleri kenti işgal ederken Edremit Kaymakamı Hamdi Bey’i, arkadaşı Kani Beyi, Jandarma Kumandanı İsmail Hakkı Bey’i ve birçok Jandarma erlerini şehit ederek girmişlerdir. Bu milli mücadele kahramanları bugün Namazgah mevkiindeki şehitlikte yatmaktadırlar.

5- Cumhuriyet Dönemi:

     Osmanlı Devleti dönemlerinde Sancak Merkezliği yapan İlçemiz Cumhuriyetin ilanından sonra ilçe merkezi olmuş ve Çanakkale iline bağlanmıştır.     Cumhuriyetin ilk yıllarında geniş bir idari alana sahip olan İlçemiz, kendisine bağlı bulunan Yenice Bucağının 1945, Çan Bucağının da 1949 yılında İlçe merkezine dönüşmesi ile bucak sayısı 7’ye, köy sayısı ise 110’a düşmüştür. Böylece bugünkü ilçe sınırları teşekkül etmiştir.

BARIŞIN KENTİ ÇANAKKALE (TROYA)
Yolu Çanakkale’ ye düşen gezginler, Hisarlık Tepesi’ne yaklaşırken dev bir tahta at karşılıyor. Tarihin en ünlü kentlerinden biri olan Troya Savaşı’nın sonunda kullanılan tahta at gibi, bu atın yapımında Kaz Dağı’nın (Ida) çamlarından yararlanılmıştır. Tahta at, 1974 yılında orijinal tahta atın piÅŸmiÅŸ toprak eserlerin üzerindeki eski tasvirlerinden ve eski kaynaklardan yola çıkılarak yapılmıştır. Troya Savaşı’nın ve görkemli kentin öyküsü şöyledir.
Troya Savaşı’nın öyküsü Iolkos kralı Peleus ile Okyanus kızları diye bilinen Nereidlerden biri olan Thetis’in düğün töreninde baÅŸlar. Düğüne haset tanrıçası Eris çaÄŸrılmamıştır. Buna çok kızan Eris, bir oyun oynamaya karar verir. Hera,Athena ve Afrodit’in oturduÄŸu masaya, kimseye görünmeden altından bir elma bırakır. Elmanın üzerinde ” en güzele” yazmaktadır. Elmanın kime verileceÄŸi konusunda anlaÅŸmaya varılamaz. Zeus da karısı ve iki kız kardeÅŸi arasında taraf olmak istemez. “Alın yanınıza Hermes’i, sizi ıda Dağına götürsün. Orada sürülerini otlatarak dolaÅŸan Troya Prensi Paris’i bulun. Gönül iÅŸlerinde onun üzerine bir ölümlü daha yoktur. Aranızdaki en güzeli o da seçemezse kimse seçemez.”Hermes’in rehberliÄŸinde tanrıçaları kulübesinde gören Paris, önceleri korkar. “Benim gibi bir koyun çobanı nasıl olur da böyle bir ÅŸeye cesaret eder.” Diye karşı çıkar. Sonra “En iyisi elmayı kesip üçü arasında paylaÅŸtırayım” diye düşünür. Ancak kararı Zeus vermiÅŸtir. Ona karşı kimse gelemez. Ayrıca tanrıçalar Paris içlerinden kimi seçerse seçsin kızmayacaklarını, ona zarar vermeyeceklerine söz verirler.Paris’le yalnız kalan Hera, ” dinle Paris, önce her yanımı dikkatle incele. Beni seçersen seni Asya kıtasının hakimi ve dünyanın en zengin erkeÄŸi yaparım” der. Paris “hayır tanrıçam rüşvet kabul edemem” der.

Athena içeri girince, ” seni dünyanın en yakışıklı erkeÄŸi,en akıllı insanı, en güçlü savaşçısı yapacağım”.

Ne var ki Paris bunu da kabul etmeyerek içeri Afrodit’ti alır. Afrodit ona dünyanın en güzel kadının aÅŸkını önerir. “Burada oturmuÅŸ kendini sürülerin içinde harcıyorsun. Neden kente göçüp uygar bir hayat sürmüyorsun? Spartalı Helen gibi biriyle evlensen ne yitiririsin? Seni bir kere görse, evini,ailesini,varını yoÄŸunu bırakıp peÅŸine takılacağına eminim.” der.

Afrodit böylece Paris’i kandırmış, atlın elmayı almış. Bu kara gücenen Hera ve Athena o anda Troya’yı mahvetmeye karar vermiÅŸler. Tanrıça Afrodit’in aÅŸk senaryosu bundan sonra hızla gerçekleÅŸecek, Troya elçisi olarak Sparta’ya giden Paris, kendisine aşık olan Kral Menalaos’un eÅŸi Helen’i Troya’ya kaçıracaktır. Bu olay Helen dünyasında bomba gibi patlar. Menalos hemen Girit’teki iÅŸlerini yarıda keserek ülkesine döner. ılk iÅŸi bir zamanlar Helen’le evlenmek için sıraya giren ve bir gün kocasının ÅŸerefini korumaya and içmiÅŸ kiÅŸileri toplamak olur.

Iolkos kralın Peleus’un oÄŸlu olan Akhilleus (AÅŸil) Troya savaşına gönüllü olarak gitmese de SavaÅŸta en büyük kahramanlardan biri olur. Söylenceye göre Akhilleus’un annesi Thetis, Okyanus Kızları diye bilinen Nereidlerden biridir. DoÄŸa üstü gücünü oÄŸlunu yenilmez bir savaşçı yapmak için kullanır. Onu suya batırıp kutsar. Böylece artık Akhilleus’a hiçbir silah iÅŸlemeyecektir. Ne var ki Thetis onu topuÄŸundan tutup suya soktuÄŸundan bir tek oraya su deÄŸmemiÅŸtir. Akhilleus’u öldürmenin tek yolu topuÄŸundan vurmaktır. Nitekim, Akhilleus Troya’nın en sevilen kahramanlarından biri olan Hektor’u öldürdüğünde, kardeÅŸi Paris yayını gerer ve Akhilleus’u topuÄŸundan vurarak yere yıkar.

Gerçekteyse Akhaların Troya’ya saldırma sebepleri ekonomik nedenlere dayanıyordu. Ticaretin bilindiÄŸi çaÄŸlardan beri Ege dünyası, Akdeniz’i Karadeniz’e baÄŸlayan ticaret yolları altın,gümüş,kumaÅŸ,kenevir,gemi kerestesi,kurutulmuÅŸ balık,tahıl,köle,amber,ÅŸarap,yeÅŸim ve zeytinyağı gibi mallar la yüklü gemilerin boÄŸazlardan geçiÅŸi, bugün Çanakkale BoÄŸazı olan Hellaspontus’un aÄŸzında kurulu olan Troya’nın denetimi altındaydı. Tunç çağının ortalarında ticaret yollarının çoÄŸuna sahip olan Mikenler, yanlarına Peleponnes Yarımadası’nın öteki krallarını da alarak Troya’nın buradaki egemenliÄŸine son vermek istemiÅŸlerdir. Bu savaÅŸların asıl nedenleri zamanla unutulmuÅŸ, Homeros gibi ünlü ozanların dillerinde bir kahramanlık destanına dönüşmüştür.

Söylenceye göre Troya önündeki kuşatmanın uzayıp gittiğini gören Akhalar buna bir çözüm Evlerinden uzaktadırlar, savaşın bir an önce bitmesi gerektiğini düşünürler. Troya kentiyse aşılmaz surların gerisinde daha uzun süre dayanacak yapıdadır. Bunun üzerine Akhalar bir hileye başvurmaya karar verirler. Tahtadan bir at yapıp kentin surları önüne bırakacaklardır; içi boş olan at aslında bir tuzaktır. Akhalar gittikleri sanılsın diye gemilerine binerek uzaklaşırlar. Troyalılar sabah uyandıklarında geminin gitmiş olduğunu görüp şaşırırlar. Geride sadece dev bir tahta at kalmıştır.
Ata önceleri şüpheyle bakan Troyalılar sonra bunun tanrıların bir hediyesi olduÄŸa karar vererek surların içine taşımaya karar verirler. Gece kentte herkes büyük bir kutlama yapar. Geç vakitlerde herkes uyuduÄŸunda tahta atın karnındaki kapak açılır ve atın içinde saklanan Akha askerleri sessizce dışarı çıkar. Karalıktan yararlanan ger dönen gemilerine iÅŸaret vererek kentin kapılarını kendi ordularına açarlar. Troya’yı yakıp yıkar, önüne geleni katlederler.

Troya kentinin söylence kılıfından çıkıp gerçekliÄŸe bürünmesi, Schliemann adlı bir araÅŸtırmacının 1800′lü yıllarda yaptığı kazılar sayesinde olmuÅŸtur. Schliemann, Homeros’un anlattığı Troya’nın yeri (eÄŸer öyle bir yer varsa) o zamanın bilim adamları tarafından Pınarbaşı köyü olarak gösteriliyordu. Homeros, ılyada’nın XXII. ÅŸarkısında ” iki güzel fışkıran pınara varırlar. Bunlardan iki dere,girdaplı Skamandros’a dökülüyordu. Birinden sıcak su akıyor ve duman tütüyordu. Ama öteki yazın da soÄŸuk akıyordu. Dolu gibi, ya da kışın karı gibi ve donmuÅŸ buz parçaları gibi.” Schliemann rehberle beraber geldiÄŸi Pınarbaşı ilk araÅŸtırmasında buranın Troya olamayacağını anlar. İlyada’yı okumaya devam eder. Akhilleus’un Hektor’la olan korkunç çarpışmasını okur. Schliemann tarif edilen yollarda yürür, Pınarbaşı’n dan iki saat kuzeyde, deniz kıyısından yalnız bir saat uzaklıktaki ÅŸimdiki adı Hisarlık olan, Yeni ılion harabelerini şöyle üstünkörü inceler. Troya’yı bulduÄŸunu düşünüyordu.

Schliemann ve eÅŸi 1871 yılında iki ay, sonraki yıllarda dörder ay kazdı. Emrinde yüz kiÅŸi bulunuyordu. Kentin en yukarısında Athena Tapınağı vardı. Homeros’a göre Poseidon’la Apollon, Pergamos’us surlarını yaptırmışlardı. O halde tepenin ortasında, tapınağın ve çevresinde toprağın üzerine kurulmuÅŸ olan tanrılar duvarının bulunması gerekiyordu. ışine engel olduÄŸunu düşündüğü bu duvarları yıktı. Silahlar,mutfak ve ev eÅŸyalar,süsler ve vazolar bulundu. Burada bir zamanlar zengin bir kent bulunduÄŸu kesindi. Kazdığı yerde baÅŸka ÅŸeyler bulsa da ün kazanmasına yardım edecekti. Yeni ılion’un harabeleri altında baÅŸka harabeler vardı; onların altında baÅŸkalrı ve onların altında baÅŸkaları… Tepe kat kat soyulması gereken bir soÄŸana benziyordu. Bu katların her birinde baÅŸka insanların yaÅŸadıkları görülüyordu. Milletler yaÅŸamışlar ve ölmüşlerdi,kentler kurulmuÅŸ ve yıkılmıştı. Bir yıl içinde yedi tane, sonra da iki tane kent bulunur. Peki, Homeros’un anlattığı Troya kenti hangi kattaki idi. Kesin olan, en alttaki katın tarih öncesinden kaldığıydı. En eski kattı bu; o kadar eskiydi ki Burada oturanlar henüz maden kullanmayı bilmiyorlardı. En üsteki katta, mutlaka Kserkes’le ıskender’in adına kurban sundukları Yeni ılion olmalıydı.

Schliemann kazdı ve aradı. Alttan ikinci ve üçüncü tabakalarda yangın izleriyle muazzam toprak surlar ve dev gibi kapının yıkıntılarını buldu. Artık emindi. Bu surlar Priamos’un sarayını kuÅŸatıyordu. Bilim bakımından hazineler boldu. Ülkesine gönderdiÄŸi ve uzmanların incelemesine sunduÄŸu parçalar uzak bir devrin, bütün detaylarıyla tam bir tablosunu oluÅŸturuyordu. Schliemann’ın zaferi aslında Homeros’un da zaferiydi. Masal ve mit sayılan, uydurduÄŸu düşünülen bir tarih gün ışığına çıkıyordu. Çalışmasıyla 250000 metreküp toprağın hakkından gelen Schliemann 15 Haziran 1875′de giriÅŸtiÄŸi sonuncu kazıda, son kürek vuruÅŸundan bir gün önce, bütün dünyayı hayran bırakacak buluntuları ortaya çıkardı.

Sıcak bir günün sabahın da, 28 mt. derinlikte, Primos’un sarayı olarak kabul edilen duvarların üzerinde iken aniden altını görür ve karısına işçileri eve göndermesini söyler. Karısından kırmızı ÅŸalını ister ve çukura atlayarak deli gibi kazar. büyük taÅŸ kitleleri arasındaki molozlar tehdit edici biçimde başının üzerinden sarkar. Kral Primaos’un paha biçilmez hazinesi gün yüzüne çıkıyordu. Karanlık eskiçağın en kudretli hükümdarlarından birinin altınları,gözyaÅŸları kana bulanmış tanrısal insanların süsleri…. Schliemann hazineyi bulduÄŸundan bir an bile kuÅŸku duymadı. Ancak ölümünden kısa bir süre sonra heyecanın ÅŸarhoÅŸluÄŸu içinde yanıldığı, Homeros’un Troya’sının ikinci ve üçüncü tabakada bulunduÄŸu, hazinenin de Priamos’tan bin yıl önce yaÅŸamış, daha eski bir krala ait olduÄŸu anlaşıldı.

Troya hazineleri tarihin en gizemli ve en tartışmalı hazineleridir. Yaklaşık 130 yıllık süre içinde kaybolup iki kez bulunmuÅŸtur. 1873′ bulduÄŸu hazineyi Schliemann, Atina’ya kaçırır. Osmanlı Hükümeti dava açar ama hazine bulunamaz. Daha sonra Schliemann, hazineyi Rus Çarına satmak ister. Çar çalıntı mal kabul etmediÄŸini belirtir. British Museum, çalıntı olduÄŸunu düşünerek hazineyi sergilemez. Ama 1882′de Berlin Müzesinde sergilenir ve hazineyi Almanya’ya bağışlar. 2. dünya savası sırasında hazine sığınakta saklanır ve sonrasında nerede bilinemez. 1945′de Sovyet Ordusuna PuÅŸkin Müzesine teslim edildiÄŸi anlaşılır. 1993 yılında dönemin baÅŸbakanı hukuksal mücadeleye girse de hazine geri alınamaz.

TROYA, bu isim baÅŸka hiçbir kentin sahip olamadığı bir unutulmazlığa sahip. Savaşın,aÅŸkın,kahramanlığın,ihanetin,söylencelerin kentiydi Troya. Troya’dan önce de sonra da pekçok kent var oldu elbette, ama onları anlatacak bir ozanları,öykülerini ölümsüzleÅŸtirecek Homeros’ları yoktu. Önceleri Homeros’un aklının ürünü olduÄŸu sanılan Troya’nın var olduÄŸu anlaşılmasından sonra dünyanın ilgisi her geçen gün arttı. Bu ilgi günümüzde de sürdürüyor.

Sn. Gökhan Tok ‘un Bilim ve Teknik (Nisan 2001) dergisinde hazırladığı yazından sizler için özetleyerek hazırladım.
Yazan:
Nurperi Ünsal.
 BARIŞIN KENTİ ÇANAKKALE

Bütün savaşlara hayır diyerek
Barış için çalışanlar Merhaba
Sevgi gömleğini eyne giyenler
Barış için çalışanlar Merhaba  

Barışa, sevgiye katkı koyanlar
İnsanlığa olmalıdır beyanlar
Emperyalizime nefret duyanlar
Barış için çalışanlar merhaba 
 

Merhaba sizlere güzel insanlar
Merhaba barışa susayan canlar
Barış için dolup taşsın meydanlar
Barış için çalışanlar merhaba 
 

İçimizde nefretleri öldürüp
Barış ile insanlığı güldürüp
Yeryüzünden silahları kaldırıp
Barış için çalışanlar merhaba 
 

Nedendir? Niçindir? bu savaş, sorak
Arap petrolüne etmeyip merak
Bütün silahları kırıp atarak
Barış için çalışanlar merhaba

Merhaba savaşa karşı çıkanlar
Barış için engelleri yıkanlar 

Sevgi ile meydanlara akanlar

Barış için çalışanlar merhaba

 

  

 
Barışın kenti Çanakkale (1)
FotoğraflarlaÇanakkale

Çanakkale Çanakkale Kordon Boyu
Binlerce araç Avrupadan Asyaya geçiyor…  Çanakkale Åžehitler Abidesi
Piri Reis Anıtı Asos
Çanakkale tarihi saat Kulesi Kordonda Fayton Sefası
FotoğraflarlaÇanakkale
Çanakkale Balıkçı Barınağı Bozcaada
Çanakkale Boğazı Kilitbahir
Çanakkale Feribotu Çanakkale Genel Görünüm
Lapseki Nusrat Mayın Gemisi
 
  Bozcaada

TUNALIM… KÜRESEL ISINMAYI LİVE CAMDAN İZLEYİNİZ. Laughing
http://www.globalwarmingcam.com/index.html
The worst and the most feared is happening. The North Pole is melting with an alarming rate. It is worst than first predicted.
See this with livecam here

DÜNYA YENİ BİR OSMANLI’YA MUHTAÇ…

Ara 22, 2007 - TARİHİMİZ | yorum yazın

                                                                                           

Davit iki yüz yıldır bizden hızlı koÅŸuyor.Åžimdi hızı kesildi.Biz Türk’ler onlardan daha hızlı koÅŸmalıyız…

 

Geçtiğimiz 20. yüzyılda dünyanın en kanlı, en karmaşalı ve en husursuz bölgelerinden ikisi Balkan Yarımadası ile Ortadoğu oldu. Her iki bölge de büyük savaşlar, iç savaşlar, işgaller, gerilla hareketleri, etnik temizlikler, sürgünler, mülteciler gördü. Özellikle etnik ve dini farklılıklara dayanan çatışmalar, her iki bölgeyi de kan ve gözyaşı ile suladı.

 

Dahası, yüzyılın bitimine iki yıl kala, sözkonusu iki bölge de bu özelliklerini aynen koruyorlar. Her iki ülkede de zoraki bir barış rüzgarı estiriliyor, ama çatışmalara neden olan taraflar hala ayaktalar ve ilk fırsatta birbirlerine girmek için hazır bekliyorlar.

Oysa hem Balkan yarımadası hem de OrtadoÄŸu bir zamanlar böyle deÄŸildi. Aksine, her iki bölge de asırlar süren bir istikrar, barış ve huzur dönemi yaÅŸamıştı. Balkanlar’da 19. yüzyıla, OrtadoÄŸu’da ise 20. yüzyıla kadar süren bu istikrarın nedeni ise, bu bölgelerdeki Osmanlı hakimiyetiydi.

Balkanlar’da Osmanlı Nizamı

Osmanlı İmparatorluÄŸu Balkan yarımadasına 15. yüzyılın ikinci yarısında, OrtadoÄŸu’ya ise 16. yüzyılın baÅŸlarında egemen oldu. Balkanlar’ı ele geçirdiÄŸinde bölge birbiri ile daimi bir çatışma halindeki Hıristiyan halklarla doluydu. Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar ile “Bogomiller” (BoÅŸnaklar) arasındaki çatışma, tam bir kaos doÄŸurmuÅŸtu.

Bu coÄŸrafyaya büyük bir askeri güç ve siyasi akıl ile giren Osmanlıların en önemli özelliÄŸi ise, bölgede barış ve istikrar kurmaları oldu. Osmanlı bölgedeki halkları son derece toleranslı bir sistemle yönetti. Daha önceden fethettikleri topraklardaki Müslümanları kılıçtan geçiren Haçlılar gibi davranmadı. Aksine, Balkanlar’daki halklara din özgürlüğü verdi ve herkesin inancını koruyabileceÄŸi, dahası tüm gerekleriyle yaÅŸayabileceÄŸi bir sistem kurdu. Hiç bir zaman etnik temizlik, zorla din deÄŸiÅŸtirtme, asimilasyon gibi politikalara baÅŸvurmadı.

Bu sayede asırlardır çatışmalara ve savaÅŸlara sahne olan Balkanlar, 19. yüzyıla kadar sürecek olan bir istikrar ve huzura kavuÅŸtu. Sırplar, KaradaÄŸlılar, Yunanlılar, Bulgarlar, Bosnalılar, Macarlar, Ulahlar, Yahudiler, Çingeneler… Tüm bu Balkan halkları hem kimliklerini koruyarak hem de birbirleriyle çatışmadan barış içinde yaÅŸadılar.

Barışın Kuralı

Balkanlar’daki bu “Pax Ottomana”, aslında siyasetin, sosyolojinin ve demografinin deÄŸiÅŸmez bir kuralına dayanıyordu: Birbirleriyle çatışma potansiyelindeki birden fazla toplumu huzur içinde bir arada yaÅŸatmak, ancak sözkonusu toplumların üzerinde yer alacak güçlü bir otorite ile mümkündür. Böyle bir otoritenin var olmaması halinde, küçük grupların çatışmaları ve ortaya bir kaos çıkması kaçınılmaz olur. Çünkü küçük grupların her biri, birbirleriyle çatışan menfaatlere sahiptirler ve eÄŸer onları zorlayan üst bir otorite olmazsa, bu menfaatlerden taviz vermezler. Taviz verilmediÄŸinde ise kaçınılmaz olarak çatışma çıkar.

Güçlü bir otoritenin saÄŸlayabileceÄŸi tek sonuç, sadece barış deÄŸil, aynı zamanda “birarada yaÅŸama” kavramıdır. Kimi zaman bir bölgedeki taraflar arasında resmi bir barış imzalanmaz, ama taraflar birarada çatışmadan yaÅŸamayı zımnen de olsa kabul ederler ve böylece istikrar saÄŸlanır. BirleÅŸmiÅŸ Milletler Barış Gücü’nün dünyanın sorunlu bölgelerinde askeri birlikleri bulundurarak üstlendiÄŸi görev, bunun en açık örneÄŸidir.

İşte bu “barış saÄŸlayıcı otorite” kavramı, Balkanlar’da ve OrtadoÄŸu’da asırlar boyu Osmanlı İmparatorluÄŸu oldu. Osmanlı yönetimi her iki bölgede de, hem yerel halklara kendi içlerinde kültürel bir özerklik tanıdı, hem de onları birarada yaÅŸattı.

Osmanlı’nın siyaset stratejisinin temelini oluÅŸturan “Nizam-ı Alem” kavramı, iÅŸte bunu ifade ediyordu. İmparatorluk sadece topraklarını geniÅŸletmeyi deÄŸil, aynı zamanda bu topraklara “nizam” getirmeyi hedefliyordu. Osmanlılar, MoÄŸollar gibi dev topraklar ele geçirip sonra da buraları yaÄŸmalayan, yakıp-yıkan barbarlar deÄŸildiler. Aksine, ulaÅŸtıkları her yere düzen ve medeniyet götürdüler. Bu nedenle bugün Balkanlar’ın ve OrtadoÄŸu’nun dört bir yanı Osmanlı camileriyle, medreseleriyle, kervansaraylarıyla doludur.

Balkanlar’daki Nizamın Sonu

Ancak Osmanlı’nın Balkanlar’a ve OrtadoÄŸu’ya getirdiÄŸi nizam, 18. yüzyıldan itibaren aÅŸamalı olarak bozuldu. 20. yüzyılın baÅŸlarında da tümüyle ortadan kalktı. Balkan devletleri 19. yüzyılın farklı aÅŸamalarında Osmanlı’dan bağımsız oldular.

Ancak bağımsızlık, Balkan halklarına huzur ve istikrar getirmedi. Aksine, birbirleri ile toprak kavgalarına giriÅŸtiler. 1912-13 Balkan SavaÅŸları, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin, bölgedeki nizamı nasıl yok ettiÄŸini gösteriyordu: Balkan Devletleri I. Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun bütün Rumeli topraklarını ele geçirdiler ve böylece Balkanlar’daki Osmanlı varlığına son verdiler. Ama aynı zamanda nizamı da kaldırmışlar ve yerine savaÅŸ ve kaos koymuÅŸlardı: Osmanlı’dan geriye kalan toprakların paylaşılması konusunda birbirleriyle anlaÅŸamadılar ve böylece II. Balkan Savaşı patlak verdi.

Osmanlı nizamının çökmesiyle birlikte baÅŸlayan bu Balkan karmaÅŸası, bugüne kadar devam etti. Balkan Yarımadası, II. Balkan Savaşı’nın durulmasından kısa bir süre sonra bu kez I. Dünya Savaşı ile kana bulandı. İki Dünya Savaşı arasındaki dönem ise, Balkanlar’da komitacılar, çeteler, gerilla örgütleri boy gösterdi. II. Dünya Savaşı’nda ise Balkan yarımadası bir kez daha ve çok geniÅŸ çapta kana bulandı. Balkan toprakları bir kez daha kanlı içsavaÅŸlara ve etnik temizliklere sahne oldu.

Balkanlar’daki bu karmaÅŸanın II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte durulduÄŸu, SoÄŸuk SavaÅŸ ile birlikte bölgenin kalıcı bir istikrara kavuÅŸtuÄŸu sanılıyordu. Oysa gerçeklerin hiç de böyle olmadığı SoÄŸuk SavaÅŸ’ın bitiminden bu yana çok açık bir biçimde ortaya çıktı. Balkan milliyetçileri 1990′dan baÅŸlayarak yeniden birbirleri ile çatışmaya baÅŸladılar. Hırvatlar ve Sırplar arasındaki gerginlik, 1991′de savaÅŸa dönüştü. Sırp saldırganlığı daha sonra Bosna-Hersek’teki Müslümanları hedef aldı. Balkanlar’daki gerginlik bugün ise Kosova merkezli olarak devam ediyor. Balkanlar’ın görülebilir bir gelecekte barış, huzur ve istikrara kavuÅŸacağını ise kimse tahmin etmiyor.

Balkanlar’ın bu karmaÅŸasının kökeninde ise, baÅŸtan beridir belirttiÄŸimiz gibi, bölgedeki Osmanlı-sonrası düzenleme yatıyor. Bugün Balkanlar’da Osmanlı’nın miras bıraktığı topraklar üzerinde kurulmuÅŸ tam yedi devlet var: Bosna-Hersek, Sırbistan, KaradaÄŸ, Makedonya, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan… Bu devletlerin hiçbiri etnik yönden homojen deÄŸiller. Hepsinde etnik ya da dini azınlıklar var ve bu azınlıklar potansiyel bir gerginlik nedeni olarak duruyorlar. Ayrıca bu devletlerin aralarında uzlaÅŸmaz çıkar çatışmaları var.

Oysa bu devletleri oluÅŸturan halklar Osmanlı zamanında da vardılar ve aynı bölgelerde yaşıyorlardı. Ama Osmanlı üst bir otorite olarak bu halkları birarada yaÅŸatmıştı. Bir asırdır süren sözkonusu “otorite boÅŸluÄŸu” ise, bölgenin “sahipsiz” kalmasıyla sonuçlandı. Bu otorite boÅŸluÄŸundan en çok zarar gören Balkan halkları ise, Osmanlı’nın bölgedeki en önemli mirası olan Müslümanlar oldular: Bosnalı ve Sancaklı Slav Müslümanlar, Arnavutlar, Pomaklar, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan Türkleri, bölgenin en çok “sahipsiz” kalan insanlarıydı. Halen de öyleler. Ve kendilerine sahip çıkacak yeni bir Osmanlı’yı, yani “Osmanlı vizyonu”na ve misyonuna sahip bir Türkiye’yi bekliyorlar.

OrtadoÄŸu’daki Nizamın Sonu

Balkanlar’dakine benzer bir süreç, 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başında OrtadoÄŸu’da da yaÅŸandı. Osmanlı’yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye yaymak isteyen güçler ise, bu kez İngiltere ve Fransa’ydı. Özellikle de OrtadoÄŸu’nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının farkedilmesiyle birlikte, bu iki güç OrtadoÄŸu’yu paylaÅŸma yarışına giriÅŸtiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri olan Almanya ve Rusya’yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten sonra da, bölgeyi gerçekten paylaÅŸtılar.

20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi: Siyonizm, yani Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki Yahudi milliyetçiliÄŸi… Siyonistler OrtadoÄŸu’ya henüz Sultan Abdülhamid zamanında girmek istemiÅŸler, ama Sultan’ın sert tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı. Bölgenin Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun egemenliÄŸinden çıkması, onlar için altın bir fırsat oldu.

Osmanlı, OrtadoÄŸu’yu I. Dünya Savaşı ile birlikte yitirdi. Savaşın ardından da OrtadoÄŸu’da, bölgenin yeni hakimlerinin menfaatlerine uygun bir düzenleme yapıldı. İngiltere ve Fransa, eski Osmanlı vilayetlerinden yapay devletler oluÅŸturdular. BaÄŸdat vilayeti, “Irak” adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz egemenliÄŸine bırakıldı. Halep ve Åžam vilayetlerinden “Suriye” diye bir devlet çıkarıldı. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye’nin bir parçası olan Beyrut ve çevresi, “Lübnan” adıyla ayrı bir devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında ise, o zaman kadar sadece coÄŸrafi bir bölge olan “Filistin” bir devlet haline getirildi. Nehrin doÄŸu yakasında ise “Transjordan” (Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bir süre sonra sadece “Ürdün” olarak bilinecekti.

Bu devletlerin hiç biri etnik ya da dini bir birliÄŸe dayanmıyordu. Irak denen ülkede, birbirlerinden çok uzak üç ayrı grup vardı; Kürtler, Sünni Araplar ve Åžii Araplar. Suriye daha da karışıktı. Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler, Kürtler… Hepsi bu yeni devletin çatısı altında yaşıyorlardı. Filistin’de ise Arapların yanında giderek artan ve kendi devletlerini kurmayı hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardı. Lübnan ise Hıristiyan Araplar ile Müslüman Arapları barındırıyordu. Ancak bu iki temel kategori de kendi içlerinde mezhep farklılıklarıyla bölünmüşlerdi.

Osmanlı sonrasında oluÅŸan bu karmaşık OrtadoÄŸu’nun bir baÅŸka özelliÄŸi ise, sınırların tamamen masabaşında ve cetvelle çizilmiÅŸ olmasıydı. Sınırlar herhangi bir etnik temel gözetilerek deÄŸil, sadece Fransa ve İngiltere’nin çıkarlarının öngördüğü ÅŸekilde belirlendiler. Böylece ortaya tam bir mozaik çıktı. Ancak barış ve birarada yaÅŸamaya uygun bir mozaik deÄŸil, çatışma ve savaÅŸa uygun bir mozaik. Nitekim Siyonizm, bir devlet haline gelip İsrail’e dönüştükten sonra, bu mozayiÄŸi kullanarak Arap devletleri arasındaki çatışmaları ya da devletler içindeki içsavaÅŸları körükleme imkanı elde edecekti.

OrtadoÄŸu’da bir yüzyıldır devam eden, özellikle de İsrail’in kurulmasından bu yana ÅŸiddetlenen karmaÅŸanın nedeni, iÅŸte bu Osmanlı-sonrası düzenlemeydi. Osmanlı sonrasında oluÅŸan “otorite boÅŸluÄŸu” hiç bir zaman doldurulamadı. Fransa ve İngiltere OrtadoÄŸu’ya istikrar deÄŸil, çatışma getirdiler. İngiltere’nin koruyucu kanatları altında geliÅŸen Siyonizm, kısa sürede hem bölgenin geneline hem de bizzat İngiltere’nin kendisine yönelik bir tehdit haline geldi.

Fransa ve İngiltere’nin yeni kurdukları devletlerde yaptıkları düzenlemeler de istikrar bozucu nitelikteydi. ÖrneÄŸin Suriye’deki Fransız yönetimi, ülkede azınlık durumunda olan Alevileri Sünnilere karşı kayırdı ve bugün hala sürmekte olan azınlık iktidarına zemin hazırladı. Bu politika, Suriye’de kalıcı bir Alevi-Sünni çatışmasının tohumlarını da attı.

Sömürgecilerin Mantığı

Osmanlı sonrasında OrtadoÄŸu’da kalıcı bir düzen ve istikrar oluÅŸturulmamasının nedeni, sömürgecilerin bunu yapabilecek bir güce sahip olmamaları deÄŸil, bunu yapmak için gerekli olan stratejik anlayışa sahip olmamalarıydı. Osmanlı, ele geçirdiÄŸi bölgelere “nizam” götürmeyi İlahi bir görev sayan bir anlayışla yönetiliyordu. Sömürgeciler ise sadece kendi menfaatlerini gözettiler ve bu menfaatler düzensizlik gerektirdiÄŸinde düzensizlik meydana getirdiler.

Bugünün siyasi literatürüyle, Osmanlı İmparatorluÄŸu “moralpolitik” (ahlaki) bir stratejik vizyona sahipti. Sömürgeciler ise “reelpolitik” (katıgerçekçi) bir vizyonla hareket ettiler. Bu nedenle, eÄŸer kısa vadede kendilerine menfaat saÄŸlıyorsa, bir ülkeyi uzun vadede karmaÅŸa ve istikrarsızlığa sürükleyecek politikalar izlemekten çekinmediler.

İngiliz ve Fransız sömürgeciliÄŸi hep bu reelpolitik mantıkla hareket etti. Ama bu mantık OrtadoÄŸu’daki halkların nefretini kazanmalarına yol açtı. Bu nedenle İngiltere ve Fransa OrtadoÄŸu’da çok az bir süre kalabildiler. Arap ülkelerinin başına geçirdikleri kukla liderler, II. Dünya Savaşı’nın ardından birer birer devrildi. İngiltere ve Fransa’nın OrtadoÄŸu macerası da böylece sona ermiÅŸ oluyordu.

İngiltere ve Fransa’nın ardından gerek OrtadoÄŸu’ya gerekse dünyanın baÅŸka bölgelerine egemen olan emperyal güç ise elbette ki ABD oldu. Ancak ABD de aynı reelpolitik vizyonu izledi. Bu nedenle Üçüncü Dünya’nın dört bir yanında kanlı rejimleri destekledi, faÅŸist cuntalarla iÅŸbirliÄŸi yaptı, terörist gruplara yardım etti. Vietnam’ı bu reelpolitik vizyonla harabeye çevirdi. ABD’nin “nizam” getirme gibi bir amacı yoktu, sadece kendi uluslararası ÅŸirketlerinin ve silah endüstrisinin çıkarlarını arıyordu.

ABD’nin OrtadoÄŸu’daki stratejisi de aynı yönde geliÅŸti. ABD’nin OrtadoÄŸu’daki varlığı, OrtadoÄŸu’ya “nizam” getirmedi. Aksine, İsrail saldırganlığını ısrarla destekleyerek bölgedeki kaosun temel nedenlerinden biri oldu. Bugün de hala durum böyledir. ABD’nin zoruyla yürüyen barış süreci, Filistin tarafına getirdiÄŸi dayatmalarla, bölgede yeni sıkıntılara yol açacak bir niteliktedir.

ABD’nin eski Osmanlı coÄŸrafyası olan Balkanlar’daki stratejisi de yine bölgeye istikrar ve huzur getirecek nitelikte deÄŸildir. Washington’ın Sırp saldırganlığına 1991′den 1995′e kadar dört yıl boyunca hiç bir ciddi tepki göstermemesi bunun bir göstergesiydi. 1995′te imzalanan Dayton AnlaÅŸması ise, Alia İzzetbegoviç’in de belirttiÄŸi gibi, bölgeye adalet deÄŸil, sadece barış getirdi. Bugün Balkanlarda Osmanlı’nın mirası olan müslüman halklar, hala “otorite boÅŸluÄŸu”nun tehdidi altındadırlar.

Ve tüm bunlar, Türkiye’nin önüne hem stratejik bir fırsat, hem de tarihi bir misyon yüklemektedir.

Türkiye’nin Osmanlı Mirası

Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun varisi olarak, eski Osmanlı toprakları üzerinde bir nüfuz elde etme ÅŸansına sahip olduÄŸu zaman zaman dile getirilen önemli bir gerçektir. Ancak bundan daha da önemli olan, Türkiye’nin Balkanlar ve OrtadoÄŸu’ya “nizam” getirmiÅŸ olan yegane gücün mirasçısı olmasıdır.

Bu mirasın Türkiye’ye ne gibi bir stratejik ufuk kazandırdığına, üç ayrı yönde bakabiliriz. Birinci yön, Balkanlar, ya da bizim eski “Rumeli”dir. Bu bölgedeki ülkelerin hepsi eski Osmanlı vilayetleridirler. Dahası, bu ülkelerin hepsinin içinde Osmanlı’dan kalan bir “Türko-İslami” nüfus vardır ve bu nüfus; Batı Trakya, Bulgaristan Türkleri, Müslüman Pomaklar, Makedonya, Arnavutluk, Sancak, Bosna-Hersek hattında ilerleyen ve Balkanları ortasından ikiye bölen bir “yeÅŸil kuÅŸak” oluÅŸtururlar. Bu kuÅŸak, eÄŸer iyi deÄŸerlendirilirse, Türkiye için potansiyel bir etki alanıdır. Türkiye bu kuÅŸak üzerindeki Müslüman ve Türk nüfusun haklarını koruyarak bölge siyaseti üzerinde söz sahibi olabilir.

OrtadoÄŸu’ya baktığımızda bu bölgenin de eski Osmanlı vilayetlerinden müteÅŸekkil olduÄŸunu görürüz. Bu durum Türkiye için büyük bir avantajdır. Türkiye bu tarihsel mirası daha etkili bir biçimde sahiplense, OrtadoÄŸu’daki taraflar arasında uzlaÅŸtırıcı bir rol oynayabilir, bölgede büyük bir nüfuz elde edebilir. Fransa bile, bölgeye olan uzaklığına raÄŸmen, Suriye ve Lübnan’da geçirdiÄŸi bir kaç on yıllık sömürge döneminin hatırasına, OrtadoÄŸu’da nüfuz elde etmeye çalışmaktadır. Hem de bölgeye “nizam” deÄŸil, karmaÅŸa getirmiÅŸ bir güç olmasına raÄŸmen.

Üçüncü yön olan Kafkaslar/Orta Asya bölgesinde de yine Türkiye için büyük bir potansiyel nüfuz alanı vardır. Kafkaslar, tarih boyunca Rus zulmünden kaçarak Osmanlı’ya sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da, Türklük bağıyla Türkiye’ye baÄŸlıdır.

Bu tabloya baktığımızda Türkiye’nin stratejik ufuklarının çok geniÅŸ olduÄŸunu görürüz. Türkiye, eÄŸer sahip olduÄŸu Osmanlı mirasını ekonomik ve siyasi güçle desteklerse, gerçekten de 21. yüzyılda çok önemli bir bölgesel güç olabilir. Bu durumda Avrupa ve ABD nezdindeki güç ve prestiji de tahmin edilemeyecek derecede artacaktır. Balkanlar, OrtadoÄŸu ve Kafkasya/Orta Aysa gibi dünyanın sıcak bölgelerinde söz sahibi olan bir ülkenin gücünün, Amerikalı ve Avrupalı stratejistlerin deÄŸerlendirmelerinde önemli yer tutacağı açıktır.

Ancak tüm bu saydığımız stratejik yaklaşım siyasi ve ekonomik güç kadar vizyon da gerektirir. Bu vizyonun temelinde ise Türkiye’nin kendi kimliÄŸini doÄŸru tanıması ve tanımlaması geliyor. Türkiye’ye stratejik bir etki alanı kazandıran en önemli faktör, baÅŸtan beri vurguladığımız gibi, Osmanlı mirasıdır.

Türkiye bu Osmanlı mirasına ciddi bir biçimde sahip çıkmalıdır. Bu noktada yapılması gereken önemli iÅŸlerden biri, Osmanlı’nın kurmuÅŸ olduÄŸu “nizam”ı tarihsel delilleriyle ortaya koymak ve dünyaya anlatmaktır. Bugün Balkanlar’daki Sırp milliyetçileri ya da Arap ülkelerindeki aşırı Arap milliyetçileri, Osmanlı’yı Balkanlar’ı ya da OrtadoÄŸu’yu sömürmüş emperyalist bir güç olarak resmetme çabasındadırlar. Bu asılsız ancak etkili propagandaya karşı Türkiye tarihsel gerçekleri ortaya koymalı, Osmanlı döneminde Balkanlar ve OrtadoÄŸu’da nasıl bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduÄŸunu izah etmeli ve bu tarihsel gerçeÄŸi aktif politikaları için temel haline getirmelidir. Bu nedenle Türkiye’nin tarihçileri, sosyologları ve tüm tanıtım-propaganda imkanları seferber edilmelidir.

Bu tür bir stratejik kültür politikasının son derece etkili olacağından kimse kuÅŸku duymamalıdır. Türkiye’nin stratejik ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkabilmesiyle orantılı olarak geniÅŸleyecektir. Türkiye’nin 21. asırda bir bölge gücü haline gelmesi, tarihsel ve dini kimliklerin giderek daha önemli hale geldiÄŸi dünyaya damgasını vurabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir.

TUNALIM….

BAYRAÄžIM,VATANIM..

Ara 22, 2007 - TARİHİMİZ | yorum yazın


 

                               Bu vatan bizimdir,bizim kalacaktır…

      

VATANIM

 Kimse söndüremez tüter bu ocak,
Adi türktür Bu vatanin türk kalacak.
Sehit ve gazi bedelidir bu sanli bayrak,
Adi Türk’tür bu vatanin türk kalacak.
Nice sehitler vermis bu toprak,
Sahiip çikilacak vatan ve bayrak.
Tüm gençlik vatan bekçisi olacak,
Adi Türk’tür bu vatanin Türk kalacak.
Her safakta bir isik parlayacak,
Tüm gençlik ona sahip çikacak.
Türk gençligi usak olmayacak,
Adi Türk’tür bu vatanin Türk kalacak.
 Düsman karsisinda birlik olacak,
Baris ve kardeslik ülkümüz olacak.
Huzuru bozana dünya dar olacak,
Adi Türk’tür bu vatanin Türk kalacak.
Yüzlerce Murat gazi olacak,
Binlerce Serdar sehit Olacak.
Tüm gençlik nöbet tutacak,
Adi Türk’tür bu vatanin Türk kalacak
.


BAYRAK

Ey,mavi göklerin beyaz ve kizil süsü,
Kizkardesimin gelinligi,sehidimin son örtüsü !
Isik isik, dalga dalga bayragim,
Senin destanini okudum, senin destanini yazacagim.

Sana benim gözümle bakmayanin
mezarini kazacagim.
Seni selamlamadan uçan kusun
yuvasini bozacagim.

Dalgalandigin yerde ne korku, ne keder…
Gölgende bana da, bana da yer ver !
Sabah olmasin, günler dogmasin ne çikar.
Yurda ay yildizin isigi yeter.

Savas bizi karli daglara götürdügü gün.
Kizillisinda isindik,
Daglardan çöllere düsürdügü gün.
Gölgene sigindik.

Ey, simdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan;
Garibin güvercini, savasin kartali…
Yüksek yerlerde açan çiçegim;
Senin altinda dogdum,
Senin dibinde ölecegim. 

Arif Nihat Asya TUNALIM…

Â