GÖZ GÖRMEZSE..! TÜRBAN ÜZERİNE…
Şub 03, 2008 - İNANCIMIZ | yorum yazın
|
|||||||||||
|
|||||||||||
|
|||||||||||
|
|||||||||||
Â
 Â
  Â
DIRE “NON à la GUERRE” C’EST SENTIR AU PLUS PROFOND DE SOI UNE AVERSION, TANT SPONTANÉE QUE RAISONNÉE, DE TOUTE LOGIQUE DE GUERRE DONT LES EFFETS DESTRUCTEURS NUISENT À L’EQUILIBRE ET AU BIEN-ÊTRE DE L’ENSEMBLE DE L’HUMANITÉ. DIRE “NON à la GUERRE” C’EST DIRE NON À LA BARBARIE, INSTITUTIONNALISÉE OU NON, DONT LES VICTIMES SONT TOUJOURS DES INNOCENTS. DIRE “NON à la GUERRE” C’EST DIRE NON AUX MANIPULATEURS OCCULTES QUI, PAR LE MENSONGE ET LA DÉSINFORMATION, ESSAYENT DE NOUS FAIRE CROIRE QUE LES GUERRES SONT INEVITABLES, QU’IL Y AURAIT DES CRIMES JUSTIFIÉS, DES GUERRES SAINTES, DES GUERRES JUSTES. DIRE “NON à la GUERRE” C’EST DIRE OUI À LA NAISSANCE D’UNE VERITABLE DÉMOCRATIE OÙ CHACUN DE NOUS PREND SES RESPONSABILITÉS, OÙ L’ON INSTAURE, ENSEMBLE, LA PAIX PAR LA JUSTICE ET NON PAS PAR LES ARMES, OÙ L’ON INSTAURE, ENSEMBLE, LA JUSTICE PAR LE DROIT ET NON PAS PAR LE TERRORISME D’ETAT. TOUT HOMME SAIN D’ESPRIT DIRA DU FOND DU CÅ’UR : “NON à la GUERRE”, NON À TOUTES LES GUERRES, QUELLE QUE SOIT LA RAISON RELIGIEUSE, QUEL QUE SOIT L’IDEAL POLITIQUE QUE L’ON BRANDIT POUR LES JUSTIFIER, CAR TOUT HOMME SAIN D’ESPRIT SAIT QUE LA VIOLENCE ET LA DESTRUCTIVITE SONT À L’ANTIPODE MÊME DE SON HUMANITÉ. PARTICIPER ACTIVEMENT A L’ACTION ” NON A LA GUERRE ” EST UN ACTE CITOYEN QUI TEMOIGNE EN PERMANENCE DU RESPECT DE LA VIE ET DE LA RECONNAISSANCE DE L’UNITE DU GENRE HUMAIN POUR LEQUEL LES PARTICULARITES ET LES DIFFERENCES SONT SOURCES DE COMPLEMENTARITE ET D’ENRICHISSEMENT MUTUEL. Action “NON à la GUERRE”
SAVAS KARSITLARINI
ZIYARET ET BAK.
acilari gor bak
tikla ve seyret…….
 http://www.youtube.com/watch?v=Abjd8LhFKPU
Özellikle OrtadoÄŸu’da süren savaÅŸa dikkat çeken müthiÅŸ .NATO bir ilki gerçekleÅŸtiriyorlar. Kliplerde savaşın acımasızlığını, bu savaÅŸlarda zarar gören günahsız çocukların yaÅŸadığı vahÅŸeti gözler önüne seren LA’L ve NATO albüm satışını da savaÅŸ maÄŸduru çocuklar için kullanacaklar. SavaÅŸa ve teröre “Hayırâ€? diyen iki yorumcu, özellikle “11 Eylülâ€? ü seçtiklerini ancak Müslüman dünyasında ramazan ayının yaklaÅŸmasıyla beraber çıkacakları turneyi bu mübarek ayın bitimiyle baÅŸlatacaklarını bunun içinde en uygun tarihin Bayramı olacağını belirtirken “Türk Cumhuriyetinin kuruluÅŸ yıl dönümünde barış ÅŸarkıları ile coÅŸacağız ve tüm Dünya’ya mesajımızı ileteceÄŸizâ€? diye konuÅŸtular.Müzik dünyasında yıllardır rastlanmadık ölçüde hüzünlü bir sese sahip olan NATO’nun Almanya’da piyasaya sürülen bu ilk albümünde Tacikçe, Çeçence, Gürcüce, Farsça ve Rusça dillerinde toplam dokuz parça yer alıyor. Albümle aynı adı taşıyan açılış parçası “Chor Javon”ın video klibi, CD’nin piyasa sürülmesine paralel olarak ekranlara da yansıdı ve içerdiÄŸi çarpıcı görüntülerle bütün Avrupa ülkelerinde büyük beÄŸeni topladı. Hem ÅŸarkı hem de onu daha bir etkileyici kılan klip, ÅŸu sıralarda birçok anarÅŸist radyoda ve muhalif seslere yer veren kanallarda sıklıkla yayımlanıyor. 3 dakika 42 saniye süren “Chor Javon”, sanatçının delici bakışları eÅŸliÄŸinde Çeçenistan’dan Somali’ye, Irak’tan Filipinler’e kadar uzanan geniÅŸ bir coÄŸrafyada, anti-emperyalist savaÅŸların orta yerinde kalmış ve ellerine silah tutuÅŸturulup çarpışmak zorunda bırakılmış çocukların trajedisini anlatıyor. Büyük çoÄŸunluÄŸu Müslüman olan bu çocukların gözü yaÅŸlı annelerini de unutmayarak… Son derece karamsar bir atmosfere sahip olan bu siyah-beyaz klipte, ÅŸarkısını peçeli olarak söyleyen NATO’ya dünya televizyonlarından derlenmiÅŸ savaÅŸ görüntüleri eÅŸlik ediyor. Yapımcı ÅŸirket Cheyenne Records, pekçok izleyicinin gözyaÅŸlarına engel olamadığı bu “silkeleyici” filmin bir kopyasını, NATO’yu müzikseverlere tanıttığı siteye de koymuÅŸ. İnternet baÄŸlantısına sahip olan okurlarımız, müzikal alanda son yılların en ilginç savaÅŸ karşıtı manifestosu niteliÄŸindeki bu yapıtı seyret …SAVASA HAYIR…
TIKLA VE SEYRETÂ
…DUNYADA BARIS GUVERCINLERI COGALDIKCA DUNYADA SAVASLAR OLMAZ…
BARIS KUSLARI BOSUNA OLMESINLER ONLARÂ OZGURCE UCSUNLAR 
Bütün savaşlara hayır diyerek
Barış için çalışanlar Merhaba 
Â

    Baris Güvercin olmak isterdim Hani o beyaz olanindan Kirmizi gagali mercimek gözlü Insandan kaçmayan korkmayan Küçücük yüregine ragmenSavasa meydan okuyan Barislar için havalananGittigi yere bolluk götüren Hani talih kusu da derler yaHani insanlarin basina konan Sans dagittigi söylenen Bir zamanlarin postacisiSevenlerin asiklarin müjdecisi Barisin özgürlügün sembole Güvercin olmak isterdim Biliyorum beni vururlar Kanadimi kolumu kirarlar Çesitli tuzak kurarlar Siyasetine beni alet ederlerBeni bitirmek isterler Amma nafile bitiremezler Ben öldükçe çogalirim Ben sevdikçe yasarimBen sevgi ve ümit tasirim Karanliklardan bile isirim Rengim bembeyaz benim Merhamet baris eserim Saymakla bitmez hünerim Insani insanligi severim Güvercin olmak isterdim Tabiata kayitsiz kalmayan Erozyona duyarsiz olmayanZamansiz av yapmayan Asla yas agaç kesmeyen Bir fidana dokunmayan
Gulu nergisi severdim Kirda bayirda gezerdim Golde gölette yüzerdimÇocuklari sever sayar Göz bebeklerinden öperdim Baris türküsü söylerdim Savasa meydan vermezdim Zalimle birlik olmazdim Teröriste göz yummazdim Kemik için satilmazdim Güvercin olmak isterdim Silah satanlarin inadina Pusuda yatanlarin inadina Yetim hakkiyla beslenenSerefsiz yüzsüzlerin inadina Dostlugun kardesligin adinaYarinlarin gelecegin adina Barisin dostlugun devamina Savassiz bir dünya için Bütün dünya halklarinin Huzur ve rahatligi için Insanlarin kardesligi için Tertemiz bir dünya için Baris güvercini olmak isterdim Â
TUNALIM…
Â
|
|
Ümame Hatun… Onun bir sahabi kadın ya da Allah dostu bir hatun olduÄŸu rivayet ediliyor. Kaynaklar hep Onun gelinlik kızına yazdığı mektuptan bahseder. Umame Hatun soylu bir aileden gelmektedir. Nezafet ehli, terbiyeli, bir mümine hanımdır. Yüzyıllar geçmesine raÄŸmen hâlâ tazeliÄŸini koruyan ve pek deÄŸerli öğütlerini içeren |
| Â |
TUNALIM…
|
ALLAH (C.C) … İsmin, ait olduÄŸu yaratıcı bir olduÄŸundan, ikili ve çoÄŸulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoÄŸul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoÄŸul yapılamaz. Lisanımızda “ÅŸehirler” denilir ancak yine bir ÅŸehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için “İstanbullar” denilerek çoÄŸul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah’u Teâlâ’nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe’de Tanrı, Farsça’da Hudâ, İngilizce’de God, Fransızca’da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler “Allah!’ gibi özel isim deÄŸildir. ilâh, rab, ma’bud gibi cins isimdirler. Arapça’da ilâhın çoÄŸuluna “âlihe”, rabbın çoÄŸuluna “erbâb” denildiÄŸi gibi Farsça’da Hudâ’nın çoÄŸulu da “hudâyân” ve lisanımızda da “tanrılar”, rablar, ilâhlar, ma’budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma’bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah’ın dışında gerçek olmayan bir nice ma’bud kabul edilen ÅŸeyler için de kullanıla gelmiÅŸtir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar’da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduÄŸu gibi. Halbuki “Allahlar” denilmemiÅŸ ve denilemez. Manasındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir baÅŸka kelimeyle tercüme edilebilir. İslâm’ın temel ilkesi olan “Lâ İlâhe İllâllah” tevhid kelimesi, meselâ Fransızca’ya tercüme edildiÄŸi zaman “Diyöden baÅŸka diyö yok” Türkçe’ye aktarılmasında “İlâhtan baÅŸka ilâh yoktur.” denir. O zaman da Allah kelimesi “ilâh” kelimesiyle tercüme edilmiÅŸ olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid “tanrı” kelimesiyle Türkçe’ye çevrildiÄŸinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. “Allah” kelimesinin kökenini araÅŸtıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuÅŸlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduÄŸudur. Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediÄŸini dilediÄŸi ÅŸekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir baÅŸka etkenle deÄŸil, kendinden olan, her ÅŸeyi bilen, gören, iÅŸiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, herÅŸeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneÅŸin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiÄŸi, boyun eÄŸdiÄŸi, ismini ululadığı, ibadet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduÄŸu için Allah deÄŸil, Allah olduÄŸu için mabudtur. Onun İlâh oluÅŸu, ibadete lâyık oluÅŸu, bir baÅŸka sebepten deÄŸil; kendi ‘zat’ının yüceliÄŸindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateÅŸe, güneÅŸe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir ÅŸeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmiÅŸler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuÅŸlardır. O zaman da daha evvel mabudlaÅŸtırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah’ın dışındakiler ancak insanların mabudlaÅŸtırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beÅŸer ona inansa da, inanmasa da; ibadet etse de etmese de o, zatıyla Allah olduÄŸu için ibadete lâyıktır. BeÅŸerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaÅŸtıramaz. İnsanlık tarihi incelendiÄŸi zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaÅŸayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eÄŸilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoÄŸuna göre bu duygunun var oluÅŸu çeÅŸitli arizî sebeplere baÄŸlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doÄŸuÅŸtandır. İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuÅŸmayı (el-Bakara, 2/30) ve bu konuÅŸmada Âdem’in-insanın- Allah’ın halifesi olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah’a halife olacak özellikler verilmiÅŸtir. Bu da bize Allah’a baÄŸlılığın ve din duygusunun fıtrî olduÄŸunu bildirir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Her doÄŸan insan, İslâm fıtratı üzere doÄŸar, onu Mecusi, Hristiyan veya Yahudi yapan ana ve babasıdır” (Müslim, Kader, 25; Buhârî, Cenâiz:, 92; Ebû Dâvud Sünnet, 17) hadisi ve “Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduÄŸunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoÅŸ bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, ÅŸiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuÅŸatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a halis kılarak Ona yalvarmaÄŸa baÅŸlarlar. And olsun eÄŸer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler). (Yûnus, 10/23)” ayeti de keza Allah inancının -her ne suretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduÄŸunu ispat etmektedir. Nereye gidilmiÅŸse orada basit ve batıl da olsa bir dîne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. GeçmiÅŸ devirlerde çeÅŸitli ÅŸekillerdeki putlara tapanlar, ateÅŸi, güneÅŸi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduÄŸuna, herÅŸeyi yaratan, terbiye eden, esirgeyen bir varlığın mevcudiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları ÅŸeyleri Ona yaklaÅŸmak için birer vesîle edinmiÅŸlerdir.” “Biz, bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaÅŸtırsınlar diye tapıyoruz.” (ez-Zümer, 39/3) Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduÄŸunu ispat etmektedir. Bunun içindir ki, her ÅŸeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uÄŸradığı dönemlerde yaÅŸayan insanlar bile, akılları ile Allah’ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduÄŸundan, Allah’a îmanla mükelleftirler. Akıl ile Allah’ın bilinebileceÄŸine, birçok ayet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim’in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneÅŸi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan ÅŸeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeÄŸi görerek “…ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan varedene çevirdim ve artık ben Ona ortak koÅŸanlardan deÄŸilim. ” (el-En’âm, 6/79) ayetidir. Maturîdiyye mezhebine göre Allah’a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduÄŸuna aklen hükmedebilir. “Akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfidir.” derler. “Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın varlığında şüphe mi vardır? ” (İbrahim, 14/10) ayetini delil gösterirler. EÅŸ’ariye imamları ise “akıl ve nazar ‘marifetullah’da kâfi deÄŸildir.” derler ve “Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz. ” (el-İsrâ, 17/15) ayetini delîl gösterirler. Netice olarak, semavât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceÄŸi gibi, Allah’ın varlığını ispat eden delîller vardır. (el-Bakara, 2/164). Allah’ın zatı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün deÄŸildir. (Çünkü Allah’ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir ÅŸey O’na denk deÄŸildir. (İhlâs, 112/1-5). Gözler Onu idrak edemez, (el-En’âm, 6/103). Çünkü aklın ulaÅŸabildiÄŸi ve kavrayabildiÄŸi ÅŸeyler ancak madde cinsinden olan ÅŸeylerdir. Allah ise madde deÄŸildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eÅŸyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah’ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah’ın varlığına, birliÄŸine, yani, Allah’tan baÅŸka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diÄŸer hususlara (Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mümin, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah’ın varlığına inanması gerekir. Allah’ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah’ın varoluÅŸu vaciptir, zarûrîdir. Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür: a) Vâcibu’l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan, olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ’dır. b) Mümkinu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olan, yani, varolması da, olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah’ın dışında tüm yaratıklar böyledir . c) Mümteniu’l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah’ın eÅŸi ve benzerinin olması gibi. Allah’ın eÅŸi ve benzerinin olması mümkün deÄŸildir. Allah, bizatihi (kendi kendine) ve bizatihi (kendiliÄŸinden) Allah’tır. Kur’an’da Allah hakkında varid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduÄŸunun delili deÄŸil, ancak ona ait mecazi vasıflamalardır. (Bk: 5/69; 38/75; 39/67; 54/14; 2/109, 274; 6/52; 18/27 ayetler) Bu sıfatlarla Allah’ı cisimlendirme veya bir baÅŸka varlığa benzetme sözkonusu deÄŸildir. Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan baÅŸka ilâh yoktur. O rahman ve rahîmdir. (2/163). Üçyüzaltmış putu kendilerine ilâh kabul eden Mekkeli müşrikler, bu muazzam âlemin bir tek ilâhı olduÄŸu gerçeÄŸini duyunca hayret etmiÅŸler, “Ey Muhammed! bu kadar insanlara bir ilâh nasıl yetiÅŸir.” demiÅŸlerdi. Müşriklerin maddeci görüşlerini reddedip Allah’ın tek yaratıcı olduÄŸuna, varlığının isbatına delil olacak birçok âyetlerden biri de ÅŸudur: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün deÄŸiÅŸmesinde, insanların faydasına olan ÅŸeyleri denizde ta, sıyıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeÅŸit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliÄŸine) delîller vardır. ” (el-Bakara, 2/164)” Her insan, kâinattaki bu muazzam ve mükemmel varlıklara bakarak, bunların büyük bir yaratıcısı olduÄŸuna aklen hükmedebilir. Bir bilginin kesinlik kazanması için o konuda ispat edici deliller aranır. Allah’ın varlığı hakkında da bilgimizin kesinlik kazanması için birçok deliller vardır. Bu deliller, aklî ve naklî deliller olmak üzere iki grupta toplanabilir. A) Aklî deliller 1-Hudûs (sonradan varolma) delilleriyle Allah’ın varlığını ispat. Bu âlem, yok iken sonradan var olmuÅŸtur. O halde, baÅŸlangıcı olmayan bir var ediciye muhtaçtır. Varlığı ve yokluÄŸu kendinden olmayan bu âlemin, varlığını yokluÄŸuna tercih eden bir mucide ihtiyacı vardır. O mucidin de varlığının kendinden olması; Vâcibu’l-vücud olması gerekir. Bir baÅŸka yaratıcıya muhtaç olmadan varlığı kendinden olan tek varlık ise Allah Teâlâ’dır. bu halde bu âlem vâcibu’l vücud olan bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu delîli de iki maddede inceleyebiliriz: a) Cisimlerin sonradan yaratılması esasına dayanan delil. Kelâm âlimleri bu delîli şöyle açıklarlar: Bu âlem, suretiyle ve maddesiyle hâdistir (sonradan varolmuÅŸtur). Her hâdis (sonradan varolan) mutlaka bir muhdise (mucide) muhtaçtır. O halde bu âlem de bir muhdise muhtaçtır. O da yüce Allah’tır. Bu âlemin sonradan yaratıldığı gözlem ve aklî delillerle ispat edilmiÅŸtir. Söyle ki: Âlem; (Evren) cevher ve arazlardan meydana gelmiÅŸtir. Ârâz, cisimlere ârız olan hareket, sükûn, ictima (birleÅŸme), iftirâk (ayrılma) hâlleridir. Bu hâllere “ekvân-ı erbaa (dört oluÅŸ) denir. Ekvân-ı erbaa, cisimlere deÄŸiÅŸik hâl ve ÅŸekiller veren sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi sonradan varolmuÅŸtur. Sükûndan sonra hareket, karanlıktan sonra aydınlık, beyazlıktan sonra siyahlık hâllerinin oluÅŸtuÄŸu gibi. Bu ârâzlar yok olduktan sonra görülmezler. Görülmemeleri hâdis olduklarının, yani sonradan yaratıldıklarının delilidir. Hâdis olmasaydılar, vacip (varlığı kendinden) olmaları gerekirdi. Vacip olsaydılar bu defa da, zıdlarının gelmesiyle yok olmamaları gerekirdi. Halbuki zıdları gelince yok oluyorlar. O halde vacip deÄŸil, hâdistirler. Hâdis oldukları sabit olan ârâzlar, kendileriyle birleÅŸtikleri cevherlerin de hâdis olduklarının delilidir. Çünkü hâdis, ancak kendisi gibi hâdis olan cisimle birlikte olur. Cevherler (cisimler) de mutlaka bu dört durumdan birisiyle birliktedirler. O halde cevher ve ârâzlardan ibaret olan bu evren hâdistir sonradan yaratılmıştır. Her hadisin de bir muhdise ihtiyacı vardır. O muhdis ise; bu âlem cinsinden olmayan varlığı zatının icabı, yani Vâcibu’l-Vücud olan mutlak kemâl sahibi Allah Tebârek ve Teâlâ’dır. Bu âlemi yaratan varlık; Vâcibu’l Vücud deÄŸilse Mümkiniu’l-Vücud’tur. Yani vücudu sonradan yaratılmıştır. O hâlde o da, varlığında baÅŸka bir yaratıcıya muhtaçtır. Åžayet o yaratıcı da bu mucit gibi baÅŸka bir yaratıcıya muhtaç ise; yaratıcılar zincirinin böylece sonsuzluÄŸa doÄŸru silsile hâlinde devam edip gitmesi gerekir. Böyle bir teselsül ise batıldır, mümkün deÄŸildir. Varlığı farzedilen bu yaratıcılar silsilesinin bir noktada durması ve baÅŸkasına muhtaç olmayan, her bakımdan mükemmel, varlığı zâtının gereÄŸi olan bir yaratıcıya dayanması ÅŸarttır. Bu varlık, âlemin yaratıcısı olan Allah’tır. b) İhtirâ (İcat Etme) delîli. Gökler ve yer, bitki ve hayvanlar yoktan var edilmiÅŸtir. Her yoktan var olunana da bir var edici gerekir. Bu âlemin de bir var edicisi vardır. O da Allah’tır. Âlemde gördüğümüz herhangi bir bitki veya hayvan sonradan varolmuÅŸtur. Her birinin varlığının bir baÅŸlangıcı vardır. Cisimlerde zamanla hayat idrak, akıl gibi hâller icat olunuyor. İlliyet kanununa göre her icat olunan ÅŸeye bir icat eden gerekir. Çünkü hayat, idrawek ve akıl gibi durumlar kendiliÄŸinden var olmazlar. Mutlaka bir yaratıcıya muhtaçtırlar. O da, varlığının baÅŸlangıcı ve sonu olmayan, herÅŸeyi bilen ve herÅŸeye güç yetiren Allah ‘tır c) Terkip delili. Bu âlem mürekkep (parçaları bir araya getirilmiÅŸ olan) bir varlıktır. Terkip olunan her varlık, kendinden önce varolan bir terkip ediciye muhtaçtır. Terkip olunan varlık, parçalardan meydana gelir. Parçalar, bütününden önce vardır ve ondan ayrı ÅŸeylerdir. O halde, terkip bulunan varlık yok iken, daha sonra parçalarının birleÅŸtirilmesiyle sonradan yaratılmıştır. Her sonradan yaratılan gibi o da bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu yaratıcı, terkip edilen ve kendinden baÅŸkasına muhtaç olan bu âlem cinsinden olamaz. Aksi halde yaratıcıların teselsülü gerekir. Teselsül ise batıldır. O hâlde bu yaratıcı, varlığında baÅŸkasına muhtaç olmayan ezelî bir varlıktır. O da, Vâcibu’l-Vücud olan Allah’tır. 2-İmkân Delîli a) Bu âlem, varlığı da, yokluÄŸu da mümkün olan bir varlıktır. Her mümkün, varlığını yokluÄŸuna tercih eden bir kuvvete muhtaçtır. Bu âlem de, var olabilmek için böyle bir müessir kuvvete muhtaçtır. O kuvvet de bu âlemin dışında, vücudu zatından olan bir varlıktır. O da Allah’tır. b) Hakîkatta bir mevcut vardır. Bu mevcut, ya varlığı zatındandır ya da varlığı ve yokluÄŸu mümkün olandır. Varlığı zatından ise; bu özelliÄŸe sahip olan yalnız Allah’tır. Bu mevcut, varlığı mümkün olan ise; mümkün olan varlığın mevcûdiyeti zatının icabı olmadığından, var olabilmesi için, varlığını yokluÄŸuna tercih eden bir müreccihe-yaratıcıya ihtiyaç vardır. O yaratıcı-müreccih ise Allah’tır. c) Âlemde görülen madde daima hareket hâlindedir. Maddenin hareket hâlinde olması ilmen ispat edilmiÅŸtir. Madde ve maddedeki hareketin mucidi kimdir? Maddeciler, madde ve ondaki hareketin ezelî olduÄŸunu söylerler. Oysa maddedeki bu hareket, bir evvelki hareketin neticesidir. O da bir evvelkinin… Bu hareketler silsilesi sonsuzluÄŸa doÄŸru devam edip gidemez. Bu hareket silsilesinin bir noktada durması ve ilk hareketin, vücûdu vâcip olan bir illete, bir hareket ettiriciye dayanması zarûrîdir. O da herÅŸeyin yaratıcısı olan Allah’tır. 3- İbdâ’ ve İllet-i Gâiyye Delîli. içinde bulunduÄŸumuz âleme dikkatle bakacak olursak, onun çok güzel ve çok mükemmel olarak ve daha önce bir benzeri olmadan vücuda getirildiÄŸini görürüz. Gökyüzü, güneÅŸ, ay, hülâsa canlı-cansız her varlık bir amaç için yaratılmıştır. Âlemde varolan hiçbir eÅŸya faydasız, maksatsız ve boÅŸ yere yaratılmamıştır. Bu âlem bir güzellik, gaye ve vesîleler toplumudur. Âlemde en deÄŸerli varlık olan insan, rastgele vücuda gelmiÅŸ, sebepsiz ve gayesiz bir varlık deÄŸildir. Her azasıyla güzel, mükemmel, faydalı ve maksatlıdır. İnsanın yaratılışı güzel ve mükemmel olduÄŸu gibi, yaratılış gayesi de Allah’ı bilmek, tanımak ve O’na ibadet etmektir. İnsanın olduÄŸu gibi, canlı-cansız her mevcudun da varlığının bir gayesi, hikmet ve faydası vardır. İşte âlemde görülen canlı ve cansız varlıklardaki ibdâ ve gayeler manzumesi; bütün bunları icat edip yaratan bir yaratıcının varlığını, aynı zamanda o varlığın ilim ve kudret sahibi bir ilâh olduÄŸunu isbat eder. Her ÅŸeyi bir maksada göre yaratan bu varlık, Vâcibu’l-Vücud olan Yüce Allah’tır. Kur’an-ı Kerîm’de bu delîli dile getiren bir çok ayet vardır. (Bakara, 2/22, Nebe’, 78/6-16, ….) Netice olarak diyebiliriz ki; inat ve garazdan uzak her sâlim akıl sahibi, Allah’ın kendisine lûtfettiÄŸi aklı kullanarak esere bakıp müessiri, binaya bakıp bânîsini, yaratılmışlara bakıp yaratıcısını keÅŸfedebilir. Bunun için Allah, Kur’an’ın bir çok yerinde, zatının varlığına delil olabilecek eserlere bakmalarını, onun üzerinde düşünmelerini, akletmelerini istemektedir. Aklı delillere ilâveten Allah’ın varlığını isbat eden naklî delillere de kısaca göz atalım. B) Naklî Deliller: Naklî delillerden kastımız, Allah’ın varlığını dile getiren ve üzerinde düşünmemizi isteyen Kur’an ayetleridir. Sayıca bir hayli kabarık olan bu ayetlerden sadece birkaç tanesini zikredeceÄŸiz: 1- “Biz yeryüzünü bir beÅŸik, daÄŸlan da onun için birer kazık kılmadık mı? Sizi çift çift yarattık, uykunuzu dinlenme vakti kıldık, geceyi bir örtü yaptık, gündüzü geçimi saÄŸlama vakti kıldık, üstünüze yedi kat saÄŸlam gök bina ettik, parlak ışık veren güneÅŸi varettik, taneler, bitkiler ve aÄŸaçları sarmaÅŸ-dolaÅŸ bahçeler yetiÅŸtirmek için yoÄŸunlaÅŸmış bulutlardan bol yaÄŸmur indirdik.” (Nebe’, 78/6-16). 2- “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı ÅŸeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiÄŸi suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutlan döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır.” (el-Bakara, 2/164). 3- “Allah’ın göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında Ay’a aydınlık vermiÅŸ ve güneÅŸin ışık saçmasını saÄŸlamıştır. Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra yine oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır. ” (Nûh, 71/15-18). 4- “Åžimdi gördünüz mü attığınız meniyi? ” “Siz mi onu yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve bizim önümüze geçilmiÅŸ deÄŸildir. (Size böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediÄŸiniz bir biçimde yaratalım. Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? EktiÄŸinizi gördünüz mü? Siz mi onu bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık, hayret ederdiniz. ‘biz borçlandık, doÄŸrusu biz yoksun bırakıldık! (derdiniz). İçtiÄŸiniz suya baktınız mı? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. , Şükretmeniz gerekmez mi? Çaktığınız ateÅŸi gördünüz mü? Onun aÄŸacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık. Öyleyse Ulu Rabb’inin adını yücelt. ” (el-Vâkıa, 56/58-74). 5- “Yer ve gökleri yaratan Allah’u Teâlâ’nın varlığında şüphe edilir mi?” (İbrahim, 14/10). 6- “Andolsun onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler, “Hamd Allah’a lâyıktır” de. Hayır, onların çoÄŸu bilmiyorlar. ” (Lokman, 31/25). 7- “Sen yüzünü, Allah’ı birleyici olarak doÄŸruca dîne çevir: Allah’ın yaratma kanununa (uygun olan dîne dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yaratması deÄŸiÅŸtirilemez. iÅŸte doÄŸru dîn odur. Fakat insanların çoÄŸu bilmezler.” (Rûm, 30/30). Allah’ın sıfatları: İslâm’da iman esaslarının ilk ve en mühim ÅŸartı Allah’a imandır. Allah’a iman ise; yalnız Allah’ın mücerret zat-ı ilâhisine inanmakla olmayıp, aynı zamanda o yüce varlığın zatı hakkında vacip olan “Kemâl sıfatlarıyla”, yüce zatına vasfedilmesi mümkün olmayan “noksan sıfatlara” ve zat-ı ilâhisi hakkında inanılması caiz olan sıfatlara toptan ve tafsilatlı olarak inanmakla olur. Zatî ve sübûtî sıfatlar olarak iki bölümde ele alınan bu sıfatlar sırasıyla ÅŸunlardır: Zatî sıfatlar 1-Vücut. Bu sıfat, Allah’ın var olduÄŸunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O’dur. O’nun varlığı, herÅŸeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir ÅŸey var olmazdı. Kâinatın varlığı O’nun varlığına en büyük ÅŸahittir. Âlemde hiçbir ÅŸey kendi kendine var olmuÅŸ deÄŸildir. Hiçbir ÅŸey ne kendi kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde sayılamayacak kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık olmaksızın, en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam ettirmesi mümkün deÄŸildir. Bütün bunlar, bu âlemi var eden, yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir . Allah’ın varlığı, baÅŸka bir varlık vasıtasıyla olmayıp; ilâhî vücudu, zatının gereÄŸidir. Vücudu zatının icabı olduÄŸu içindir ki; Allah’a “Vâcibu’l Vücud” denmiÅŸtir. Allah’ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının aynı mı, yoksa ondan ayrı, ona zıt bir ÅŸey mi olduÄŸu hususunu kavrayabilmek aklen mümkün deÄŸildir. Allah’ın ilâhî vücudu ister zatının aynı, ister gayrı olsun, her mükellefe vacip olan husus; Allah’ın var olduÄŸuna inanmaktır. O’nun varlığına inanmamızı gerektiren akli ve naklî delilleri yukarıda izah ettik. Vücudun zıddı olan yokluk, Allah için mümkün deÄŸildir. Yokluk, Allah için muhâl olan noksan sıfatların birincisidir. Allah’ın yokluÄŸu ne geçmiÅŸte, ne de gelecekte mümkündür. 2-Kıdem. Allah’u Teâlâ, varlığı, zatının icabı olduÄŸu için kadîmdir ezelîdir. GeçmiÅŸe doÄŸru ne kadar gidilirse gidilsin, Allah’ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. EÄŸer Allah kadîm-ezeli olmasaydı, hâdis- (sonradan var olmuÅŸ) olurdu. Sonradan var olan her ÅŸey, kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcıya muhtaçtır. Aksi takdirde yok olan bir ÅŸeyin varlığını yokluÄŸuna tercih eden bir yaratıcı olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki; bu durum bütün düşünürlere göre batıldır. Allah kadîm olmasaydı, var olmak için kendinden baÅŸka bir yaratıcıya muhtaç olurdu. Halbuki Allah’ın vücudu, zatının icabıdır. Yani varlığı kendindendir. Bir ÅŸeyin bir anda hem var, hem de yok olması ise mümkün deÄŸildir. Öyleyse Allah hâdis deÄŸil, kadîmdir. Kıdem sıfatının zıddı “Hudûs-sonradan var olma” sıfatıdır. Allah kadîm olduÄŸu için O’nun hâdis olması aklen mümkün deÄŸildir. 3-Bekâ. Allah ebedîdir, varlığının sonu yoktur. O daima vardır. Varlığı kendinden olduÄŸu için O, hem kadîm ve eze!î; hem de bakî ve ebedîdir. “O, evvel ve ahirdir.” (el-Hadîd, 57/3), “Kâinattaki her ÅŸeytani -yok olucudur. Celâl ve İkram sahibi olan Rabb’im -zatı bakî’dir- ebedî’dir-. ” (er-Rahman, 55/27) Bu ayet-i kerimeler, Allah’ın bakî olduÄŸunun delilleridir. Allah’ın vücudunu harici bir kuvvet yok edemez. Çünkü kadîm olan Allah’ın dışındaki tüm kuvvetler hâdistir (sonradan yaratılmıştır.) Hâdis olan bir kuvvet ise, kadîm olan zatın vücudunu yok edemez. Zira vacibü’ı-vücud olan Allah, kudret sahibi olup; bütün eksik sıfatlardan uzaktır. Varlığını devam ettirememe acizliktir. Acizlik ise noksanlıktır. Allah noksanlıktan münezzehtir. O’nu yok edecek bir kuvvet tasavvur edilemez, öyleyse Allah bakîdir, varlığının sonu yoktur. Bekâ’nın zıddı “fena -(bir sonu olmak)”dır. Allah’ın fânî olması ise aklen muhaldir. 4-Muhalefetü’n li’l-Havâdis. (Sonradan vücut bulan varlıklara benzememe). Allah zat ve sıfatı ile sonradan yaratılmış olan hiçbir ÅŸeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan benzerlik, Allah hakkında akla aykırıdır, mümkün deÄŸildir. Sınırlı olan aklımızla Allah’ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayâlimizde nasıl canlandırırsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal ve tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden baÅŸka ve hiçbirine benzemeyen ilâhî bir varlıktır. Hayalimizden geçirdiÄŸimiz bütün varlıklar, yok iken sonradan var olan, varlığı, bir baÅŸkasının varlığına muhtaç olan ve sonunda yok olmaya mahkûm, noksan varlıklardır. Allah ise her türlü noksanlıklardan uzak mükemmel ve mukaddes bir varlıktır. Böyle yüce bir varlık, önce yok iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa benzemez. Allah kendi zatını “O ‘nun benzeri yoktur. O, herÅŸeyi iÅŸitici ve görücüdür. ” (eÅŸ-Şûrâ, 42/11)” ayetiyle vasıflandırmıştır. Peygamberimiz de (s.a.s.), “Allah aklına gelen her ÅŸeyden baÅŸkadır. ” buyurmuÅŸtur. Allah, sonradan olanlara benzeseydi, bu takdirde hâdis yani baÅŸkasına muhtaç bir varlık olurdu. Kadim ve bakî olan bir varlık ise hâdis olamaz. BaÅŸkasına benzemeye muhtaç olan bir varlık, benzediÄŸi varlığın ve diÄŸer varlıkların yaratıcısı olamaz. Allah, tek yaratıcı olduÄŸuna göre, yarattıklarına benzemez ve muhalefetü’n li’l-havâdis sıfatıyla muttasıfdır. Bu sıfat aynı zamanda, Allah’ın, diÄŸer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, parçalardan bir araya gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduÄŸunu ifade eder.” (Fetih, 48/10; er-Rahman, 55/27; Tâhâ, 20/5). ayetlerinde geçen “Allah’ın eli”, “Allah’ın yüzü”, ‘Allah’ın arşı istiva-istilâ etmesi” gibi maddî varlıklara ait sıfatların Allah hakkında kullanılmış olması, Allah’ın baÅŸka varlıklara benzediÄŸinin delili deÄŸildir. Bu kelimelerin hepsi mecazî anlamındadır. Allah’ın eli: Allah’ın kudreti; Allah’ın yüzü: Allah’ın zatı manasında kullanılmıştır. 5-Kıyâm Binefsihi. Her ÅŸey, kendi dışında bir varlığın yaratmasına muhtaç olduÄŸu halde, Allah, baÅŸka bir zata ve mekana muhtaç olmadan kendi kendine vardır. Bu sıfatın zıddı olan “mutlak ihtiyaç” Allah hakkında muhal olan noksan bir sıfattır. Âlemde bulunan her varlık, yar olmasında ve varlığının devamında bir yaratıcıya muhtaçtır. Hiç bir ÅŸey kendi kendine var olmamıştır, varlığı sonradan vücûda gelmiÅŸtir. Buna mukabil Allah’ın varlığı kendi zatı’nın gereÄŸidir, var olmasında, kendinin dışında bir baÅŸka varlığa muhtaç deÄŸildir. Zatı düşünüldüğü zaman, vücudu da zatıyla beraber düşünülür. Ne zatı vücudundan, ne de vücudu zâtından ayrı tasavvur edilemez. Kâinatın var olması, kendinden evvel var olan, ezeli ve ebedî bir yaratıcı sayesindedir, O’da Allah’tır. Allah yaratıcıdır, diÄŸer varlıklar ise yaratılandır. Yaratıcı, yaratılana muhtaç olamaz. “Ey insanlar! Siz, Allah’a muhtaçsınız. Allah ise -her ÅŸeyden- müstaÄŸnîdir (muhtaç deÄŸil), öğünmeye lâyık olandır.” (Fâtır, 35/15) “Şüphe yok ki Allah, bütün âlemlerden müstaÄŸnîdir.” (el-Ankebut, 29/8). 6-Vahdâniyet. Allah’ın her yönden bir olduÄŸunu bildiren vahdaniyet, bir kemal sıfatı olduÄŸu için, bu sıfatın zıddı olan “birden fazla olmak, bir ortağı bulunmak”, Allah hakkında mümkün olmayan bir sıfattır. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün semayı dinlerdeki inanç esaslarının temelini “Allah’ın birliÄŸi” sıfatı oluÅŸturur. Bu inanca “Tevhîd Akîdesi” denir. Tevhid akidesine dayanmayan hiç bir inanç, güzel is, Allah katında makbûl deÄŸildir. En son ve en mükemmel din olan İslâmiyet de bu inancı temel kabul etmiÅŸ ve bütün insanları öncelikle bu temel inanca çağırmıştır. Çünkü Allah, bütün âlemlerin, bütün varlıkların ve bütün insanların Rabb’ıdır. Her ÅŸeyi yaratan, rızkını vererek besleyen, büyüterek kemâle erdiren yalnız O’dur. O’nun ortağı, oÄŸlu veya kızı yoktur. DoÄŸurmamıştır, doÄŸurulmamıştır. Hiç bir ÅŸey O’nun eÅŸi ve benzeri olamamıştır. Bu inanç ile İslâmiyet insanları Allah’ın dışındaki varlıklara kul köle olmak zilletinden kurtarmış, onlara mutlak istiklâllerini iade etmiÅŸ. Allah’ın birliÄŸi fikrini zedeleyen her türlü kölelik zihniyetini yasaklamış, tabiat kuvvetlerine ibadeti, insanın insana köle ve esir olma despotluÄŸunu ortadan kaldırmış, Allah’tan baÅŸkalarını rab edinmeyi en büyük günah ve ÅŸirk kabul etmiÅŸtir. Böylece İslâmiyet, dünyaya akıl, ruh ve ahlâk sahalarında olduÄŸu kadar, fizikî sahada da tam bir özgürlük müjdelemiÅŸ; tevhîd akidesiyle bütün insanların tek bir mabûdu olduÄŸunu, dolayısıyla beÅŸeriyetin de bir ana ve babadan meydana geldiÄŸini ifade ederek “beÅŸer ırkında birlik” fikrini telkin etmiÅŸtir. Her müslüman Allah’ın bir olduÄŸunu söylemeli ve bu inancını Allah’tan baÅŸkasına ibâdet etmemekle, ibadetine dolaylı olarak da olsa hiçbir ÅŸeyi veya kimseyi ortak koÅŸmamakla ispat etmelidir. Bu noktada, sözü ile ibadetindeki birlik ruhu aynı olmalıdır. Allah’ın birliÄŸine delil olan ayetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz: a) “De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her ÅŸey varlığını ve varlığının devamını O’na borçludur. Her ÅŸey O’na muhtaçtır. O, hiç bir , ÅŸeye muhtaç deÄŸildir. Her ÅŸeyin baÅŸvuracağı, yardım dileyeceÄŸi tek varlık O’dur). Kendisi doÄŸurmamıştır ve (baÅŸkası tarafından)doÄŸurulmamıştır. HiçbirÅŸey O’nun dengi olmamıştır.” (İhlâs, 112/1-4) . b) “De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar deÄŸilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak deÄŸilim. Siz de benim taptığıma tapacak deÄŸilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kâfirûn, 109/1-6). c) “Allah’tan baÅŸka bir yaratıcı var mıdır?” (Fâtır, 35/3). d) “O’nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (EÄŸer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diÄŸerine galebe ederdi.” (Mü’minun, 23/91) e) “EÄŸer her ikisinde (yer ve gökte) Allah’tan baÅŸka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap olurdu.” (el-Enbiyâ, 21/22). Allah, zatında, ilâhlığında, mabud ve yaratıcı oluÅŸunda birdir. Ondan baÅŸka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaÅŸatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah’ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduÄŸu farzedilse, bu iki Allah’tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diÄŸeri zâid-fazla olmuÅŸ olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir deÄŸilse, bu durumda da aciz-güçsüz olurdu. Aciz ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir. Sübûtî sıfatlar 7-Hayat. ” Allah hayat sahibidir. ” (Âli İmrân, 3/2). Bu sıfat, Allah’ın zatına vacip olan sıfatlardandır. Fakat Allah hakkında vacip olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleÅŸmesinden doÄŸan geçici ve maddi bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Allah hakkındaki vücut sıfatının kamil olması, O’nun diri olmasıyla mümkündür. Hayatın zıddı ölümdür. Ezelî olan Allah hakkında ölümü düşünmek, akla aykırıdır. Bir varlık hem ezelî, hem de ölümlü olamaz. İlim, irade, kudret ve diÄŸer kemâl sıfatlarını zatında bulunduran Allah’ın diri olması zaruridir. Çünkü ölünün âlim, her ÅŸeye güç yetiren, iÅŸitici, görücü olması düşünülemez. Ölüm, bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. O hâlde Allah’ın hayat sahibi olduÄŸu bir gerçektir. Bu sıfat, ancak Allah’ta ezelî ve ebedîdir. “Ölmek ÅŸanından olmayan, daima hayat sahibi (olan Allah)’a dayanan. ” (el-Furkan, 25/58).ayeti ve benzeri ayetler Allah’ın, hayat sahibi olduÄŸunu ifade eder. TUNALIM… |
|