Mart, 2008

KAYIP TÜRKLER

Mar 30, 2008 - KÜLTÜRÜMÜZ, TARİHİMİZ | yorum yazın

İşte hayatın gerçeği! KAYIP TÜRKLER

TRABLUS - Tarih eğer yazacaksa muhtemelen onlar için “Kayıp Türkler� notunu düşecektir. Kimsenin bilmediği Göçer köyünde yaşayan 3 bin Türkmen, Türkçe öğrenmek için anavatan dedikleri Türkiye’den yardım istiyor. Yıllarca Osmanlıyı beklemişler. Ne gariptir ki Devlet-i Ali Osman-i’nin yıkıldığını ancak 1935’te öğrenmişler.

YeÅŸile bürünmüş aÄŸaçların arasından zor seçiliyor, birbirine yapışık taÅŸ evler… YaklaÅŸtıkça bir Anadolu köyüne geldiÄŸiniz hissine kapılıyorsunuz. Sokaklarda karşılaÅŸtığınız insanların ten rengi sizi bir an için ÅŸaşırtıyor. “Acaba?â€? diye düşünmeye baÅŸladığınız sırada asıl ÅŸaÅŸkına çeviren manzarayla karşılaşıyorsunuz. Köylüler size Anadolu Türkçesi ile “HoÅŸ geldiniz.â€? diyor. Sonra köyün ortasında okul olduÄŸu tabelasından güçbela anlaşılan, sıvaları dökülmüş iki katlı binadan yükselen tiz bir sesle merakınız daha da artıyor: “Ah dedim aÄŸladım. Yaremi baÄŸladım. Egdi yar boynum egdi, hançer yarasındaydı domdom kurÅŸunu degdi. Allah kerim könlüm sendegdi.â€?

Burası Edirne’nin ya da Kars’ın bir köyü değil. Lübnan’la Suriye arasındaki sınırın bittiği yer. Köy halkı ise gözden uzak oldukları için gönülden de uzak kalmış Türkmenler. Daha doğrusu tarih kitaplarında esamisi bile okunmayan “Kayıp Türkler.� Sahi, kim bu Türkler? Bu dar alana nasıl sıkışıp kaldılar?

Göçer (Kwaşra) köyünde yaşayanların hikâyesi oldukça eskiye dayanıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtada hüküm sürdüğü dönemde buraya Anadolu’dan getirilip yerleştirilmişler. Osmanlı getirdi diye dedeleri, orada yaşayan yerli Araplar tarafından “Sultan’ın çocukları� diye karşılanır. Ancak bu itibarlı ve huzurlu günler daha sonra acı bir sona doğru sürüklenir. Osmanlı Devleti gücünü kaybedip Ortadoğu’dan çekilince Türkmenler yalnız kalır. Göçer köylüleri Osmanlı’nın peşinden Anadolu’ya göç etmek ister; ancak bu istekleri gerçekleşmez. 1918’de Fransızlar bugünkü Lübnan topraklarını işgal eder ve Türkmenler Fransız hattını yarıp Anadolu’ya geçemez. Dar alana sıkışıp kalan Türkmenler varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşler. İşgal sırasında Fransız askerlerinin dokunmadığı Türkmenlere 1986’da Lübnan’ı işgal eden Suriye de “Osmanlı torunları� oldukları gerekçesiyle ilişmez.

İşgaller ve savaşlardan kurtulan Türkmenler farkında olmadan başka yönleriyle bir yok oluşa doğru sürükleniyor. Bu durumu kavrayan yaşlı Türkmenler anavatanımız dedikleri Türkiye’den “acil� yardım istiyor: “Kültürümüz yok olmadan ne olur bize Türkçe öğretin.� Türkmenler korkularında haksız değil. Çok az kişinin dışında yeni nesil Türkmence bilmiyor. Konuya hassas aileler evlerinde çocuklarına zor da olsa Türkçe öğretmeye çalışıyor. Ancak bu okullarda öğretilen Arapça ve Fransızca karşısında yeterli gelmiyor. Okula giden her çocuk Lübnan’da resmi eğitim dili olan Arapça ve Fransızca’yı gündelik hayatta da kullanıyor. Fransızca şarkı söylüyor, şiirlerini ve mektuplarını Fransızca yazıyorlar. İsimler bile Fransızca yazım biçimi ve okunuşuna göre kullanılıyor. Örneğin 15 yaşındaki Türkmen Yusuf’un adı Youssef olarak yazılıyor ve okunuyor.

Diğer Türkmen köyü artık yok

Trablus’a (Tripoli) bağlı iki Türkmen köyü var; Göçer ve Aydamun. Aydamun Türkmenleri kendi anadilleri olan Türkçe’yi zamanla tamamen unutmuşlar. Bu yetmemiş asıllarıyla birlikte dinlerini de terk etmişler. Şu anda köyde yaşayanların yarısı Müslüman, diğer yarısı ise Hıristiyan inancına sahip. Köyde yaşlılar dahil Türkmence’yi konuşabilen yok. Zaten onlar da artık kendilerini Türkmen olarak pek tanımlamıyorlar. Lübnan’da Türkmen köyü olarak sadece Göçer biliniyor.

Göçer köylülerinde de son yıllarda ciddi bir değişim görülmeye başlanmış. Türkçe’nin Arapça ve Fransızca karşısında direnememesi bir yana yavaş yavaş kültürlerini ve geleneklerini de kaybetmeye başlamışlar. Daha 10 yıl öncesine kadar Göçer köyünde hiçkimse yabancıyla evlenmezken şimdilerde neredeyse her hanede bur tür evliliğe rastlanıyor. Bunlardan biri de Esad ailesi. Bu aileden iki kız, Arap olan komşu köydeki gençerle izdivaç yapmış. Türkmen kızı Duha Esad, Erman Dergiş isimli bir Arapla evli. Bu evliliklerinden bir çocuk dünyaya gelmiş. Duha Esad bir Arapla evli olmasına rağmen çok iyi Türkçe konuşuyor. Esad iki yaşındaki oğluna da Türkçe’yi öğretmeye yemin etmiş. Genç anne Duha Esad evliliğini şöyle anlatıyor: “Allah’a şükür mutlu bir yuvam var. Ben Türkçe’yi ailemden öğrendim. Anadilimi şimdi oğluma öğretiyorum. Bir Arapla evli olabilirim; ama özümü asla eksik etmem.�

Duha Esad’ın kız kardeşi Hanan da bir Arap gençle evliliğe hazırlanıyor. Beyaz tenli, renkli gözlü, kumral saçlı Hanan kendi durumunu anlatırken biraz da acı gerçeğin altını çiziyor: “Ben okula devam edemedim. Her Türkmen kızı gibi benim de ortaokuldan sonra eğitime devam etmem mümkün olmadı. Araplarla evlenmek zorunda kalıyoruz. Köydeki herkes neredeyse akraba olmuş. Türkiye’de olsaydım durum farklı olurdu.�

Okuldan Türkiye’ye selam var

65 yaşındaki Muhamed Hasan Çelem, Hanan’dan farklı düşünmüyor. Ona göre de artık Türkmenler bu bölgede soy anlamında yok oluyorlar. “Köyde kız verecek, kız alacak kimse kalmadı. Herkes daha önce bu işi yapmış. Şimdi mecburen Araplardan kız alınıyor, Araplara kız veriliyor. Ancak biz burada tek bir şey yapabiliriz. O da kendi kültürümüzü, dilimizi, dinimizi çocuklarımıza iyi öğretmeliyiz. Evlendiklerinde de bunu yaşasınlar, çocuklarına aktarsınlar. Başka çözüm yok.� diyor.

“Ah dedim ağladım yaremi bağladım� türküsünü söyleyen 12 yaşındaki Hasan Halit İbrahim, Göçer köyündeki okulda okuyor. Acıklı türküyü sıvası dökülmüş daracık sınıfında haykırırken aslında Türkiye’yi ağıt yaktığını söylüyor: “Türkçe’ye ailemden öğrendim. Çok iyi bilmiyorum. Bu türküyü dedem söylerdi. Ben de canım sıkılınca söylerim, arkadaşlarım da beni dinler. Bu türküyü Türkiye’de yaşayanlar için söylüyorum. Bizim yaramıza derman bulsunlar. Türkçe’yi arkadaşlarım bilmiyor. Ben az biliyorum. Bize yardım etsinler.�

Başı örtülü genç bir kız. İmkanlar elverirse 17 yaşındaki Arife Hanuf önümüzdeki sene liseye gidecek. “Türkiye senin için ne ifade ediyor?� sorusuna Türkmen kızı, diğer arkadaşlarının da duygularına tercümanlık eden bir cevap veriyor: “Hiç bilmesem de görmesem de orası benim anavatanım. Lütfen Türkiye’ye benden ve arkadaşlarımdan selam götürün. Türkmen kardeşlerinizin selamı var deyin.� Arife’nin arkadaşı 16 yaşındaki Ahmet İbrahim de Türkiye hakkında hiçbir şey bilmiyor. İstanbul, İbrahim Tatlıses ve Galatasaray onun için bir anlam ifade etmiyor; çünkü Ahmet Türkiye’yi sadece haritadan biliyor. 14 yaşındaki Yusuf Hayrullah biraz daha şanslı. O dedesi sayesinde Türkiye’yi biraz biliyor. En azından İstanbul’u fotoğraftan görmüşlüğü var. Yusuf’a dedesi Türkiye’yi “vatanımız� olarak öğretmiş. Kadie Muhammed 15 yaşında, Yusuf’la aynı sınıfta okuyor. Bildiği tek Türkçe cümle: “Anavatanımız Türkiye.�



Bir Osmanlı parası


Türkmenlerin elinde bulunan Osmanlı tapu örneği.


Tapu örneği.


Ömer Esad ailesinin kendi kültürünü  kaybetmesini istemiyor. Onun ailesinde herkes Türkmen Türkçe’sini konuşabiliyor


80 yaşındaki Kemal Ali Yusuf.


Köyden bir görüntü


110 yaşındaki Abdullah Hasan “Yıllarca Osmanlı geri gelir diye bekledik. Gelmeyince ağladık� diyor.


Abdullah Hasan Göçer köyünün en yaşlısı.


Göçer Köyü  Belediye Başkanı Muhammed Abdülkadir Abdo, Türkçe’yi цğrenmeleri iзin Türkiye’den kitap ve öğretmen istiyor.

 



Köyden bir Türkmen kadını.


Esad ailesinde herkes Türkçe biliyor.

                                         ömer Esad ailesi ile birlikte.


Göçer köyünden bir görüntü


Türkmen kızların büyük çoğunluğu başını örterek okula gidiyor.


Kadınların giysileri yöreden etkilense de yine yer yer Türk motifleri taşıyor.


Osmanlı tapu belgesi.


Türkmen kızı Hanan Duha komşu köyden bir Arapla gençle evliliğe hazırlanıyor.


Göçer köyünden bir Türkmen kadını.


Renkli giysiler giyen Türkmen kızları yörede zarafet ve güzellikleriyle kendilerinden söz ettiriyorlar

TUNALIM..
Ey Erenler! Akıl fikir eyleyin
Dağlara da duman ne güzel uymuş
Yaradan aşkına şükür eyleyin
Mü’mine de iman ne güzel uymuÅŸ

NASIL BİR LİDER, NASIL BİR POLİTİKA ?..

Mar 16, 2008 - İDEALİMİZ | yorum yazın
 

Küreselleşmenin adeta bir devlet biçimi olduğu günümüzde siyaset anlayışı ve siyasi kimlikleri de buna göre belirlenmekte…
Kaynakları elde etme yarışının yaşandığı bugün, toplu tüfekli savaşların yerini alan globalizm, beyinleri ele geçirerek bu yarışı kazanmaya zemin hazırlamaktadır.
Globalizmin en büyük hedefi, ulus devlettir. Devlet–millet kaynaşmasının halen var olduğu ülkelerde, milli ve manevi beraberlik, globalizmin karşısında varlık mücadelesinin tek yoludur.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde Afganistan’la başlayan sürecini ele alırsak, Afganistan, Irak, Lübnan işgalleri ciddi direnişle karşılanmıştır. Çünkü, milleti var eden benlik şuuru ortadan kaldırıldıktan sonra, BOP harekatı devreye konulmuştur. Irak’ın belli bölgelerinde yapılan küçük çaplı direnişlerin ABD ordusunda verdiği zayiatlara bakarsak ulus devlet fikrinin önemi ve ancak bunu koruyabilen devletlerin–milletlerin ayakta kalabileceği görülecektir.
Öyleyse günümüzde siyasilerin ve özellikle Meclis çatısı altındaki kadroların sahip olması gereken ilk şart milli devleti ayakta tutmaktır. Başka türlü var olmak imkansızdır.
Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği “muasır medeniyetler seviyesi� bugün zorla girmeye uğraştığımız AB değil, ulus devleti koruduğumuz, milli ve manevi değerler etrafında kenetlenmiş bir devletin Batı’nın tekniğinden istifade ile onu da geçmesidir.
Bizim ihtiyacımız olan siyasiler Atatürk’ün çizdiği bu çerçeveyi harekete geçirecek, vizyon sahibi kişilerdir, yalnız bugünü değil, on sene sonrasını, 20 sene sonrasını görebilen ve bugünden devleti ve milleti için ona hazırlık yapabilen bir lidere ihtiyacımız vardır.

Bir ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının o millete ait olduğu muhakkaktır. Kaynaklar savaşının yaşandığı bugün, liderin millete ait olanı milleti için koruması ve onun hizmetine kullanması gerekir. Bu hazineler, ülkeleri dışa bağımlılıktan kurtaracağı gibi, kalkınma için de gereklidir. Unutulmamalıdır ki, ekonomik bağımsızlık da borç almadan ayakları üzerinde durabilen bir devlet anlayışıyla olacaktır.
Millete ait olan tabi ki, yalnızca kaynaklar değildir. Birlik ve beraberlik içinde yaşadığımız vatan toprakları da milletin ortak malıdır. İç ve dış tehlikelere karşı şehit kanıyla alınmış topraklarımızı korumak vizyon sahibi liderin misyonudur.
Devlet —millet kaynaşması; sivil–asker birliğinin temini, izlenmesi gereken ana siyasettir. Etnik ayrımcılığın önü kesilmeli, topyekün birlik mesajı halka verilmelidir.
Ancak bunlar sağlandıktan sonra vatandaşın diğer ihtiyaçları temin edilebilir. Bunları yerine getiren lider, zaten milleti için vardır. Onun dertlerini dert edinir, sorunlarını dinler, isteklerini milletinin taleplerinden  daha fazlasıyla karşılamaya çalışır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti iÅŸte böyle bir lideri hak ediyor. Etrafımıza bakalım. Bu lider belki de çok yakınımızdadır…Saygılarımla..TUNALIM…

KENDİ ELİNLE TESLİM OLMAK…

Mar 16, 2008 - KÜLTÜRÜMÜZ | yorum yazın

 Gençler; Sizlere emanet edilen Cumhuriyet’e sahip çıkınız. Ulusu yönetenlerin sınırlı görüşlerini aşmak sizlerin görevidir!
1183276558 Kurtuluş Savaşı neden yapılmış ki? Cumhuriyeti kurmaya ne gerek vardı? Mondros, Sevr bizleri Avrupa ve Avrupa devletleri ile bütünleştiren, bizi onlarla birleştiren anlaşmalar ve belgeler değil miydi?

Avrupa içimize girmişti. Siyasetiyle, şirketiyle, okullarıyla, gazetecileriyle ve tabii askeriyle… Tam olarak bütünleşmiştik. Elitimiz, siyasetçimiz, iş çevrelerimiz bu bütünleşmeyi büyük ölçüde onaylamışlardı.

 Yabancı orduların askerleri ile futbol maçları yapıyor, turnuvalar düzenliyorduk. Biz Avrupa’ya daha o zaman girmiştik. Elitimiz onlarla daha o zaman iç içe, kucak kucağa oturmuştu. Türkiye bölünmüş de ne olmuş sanki? Ermeni’si, Rum’u ve diğerleriyle gül gibi geçinip gidiyorduk.
Bu bütünleşmeyi bozmaya ne gerek vardı. Hazır bütünleştiğimiz Avrupalıları ülkemizden çıkarmak için onlarla savaşmaya ne gerek vardı? Şikâyet edecek ne vardı ki? Avrupalılar biz ne zarar vermişlerdi ki? Elitimiz memnundu, gerisi de hiç önemli değildi. Köylü, gariban kimin umurundaydı ki?
- Şirketleri buradaydı: Ne güzel, iç ticaretimizi, dış ticaretimizi, dokumamızı, tütünümüzü, gazımızı, elektriğimizi, demiryollarımızı, denizyollarımızı onlar idare ediyorlardı. Bütün bunlar Batılılaşmanın, Avrupalılaşmanın unsurları değil miydi sanki?
Bu Avrupalı ve Batılı şirketleri kovarak suyu, elektriği, gazı, demiryollarını millileştirmeye ne gerek vardı? Daha sonradan özelleştirerek tekrar aynı şirketlere satmaya çalışacağımıza en baştan onlara hiç dokunmamak daha uygun olmaz mıydı?
- Sonra ne gerek vardı Mustafa Kemal ‘in misyoner okullarını kapatmasına, onların faaliyetlerini yasaklamasına? Şimdi teşvik etmiyor muyuz? Devlet liselerini, üniversitelerini bile İngilizce, Fransızca, Almanca dili ve hocalarıyla donatmıyor muyuz?
- Mondros ve Sevr bu bölgeyi ve insanlarını Avrupa’nın ve Amerika’nın himayesi altına bir güzel sokmuştu. Şimdilerde, onların ordularını içimize sokmak için Meclis’lerden karar çıkarmaya çalışıyoruz. Karar çıkmıyor, adamlar bize kızıyorlar. O zaman hazır gelmişler, yerleşmişler; karar çıkartmaya bile gerek yoktu ki.
Gül gibi geçinip gidiyorduk. Esnaf memnun, kiliseler dolu, Avrupa ve Amerika parası akmayacak mıydı? Beyoğlu’nun eğlence yerleri de dahil olmak üzere…

Kim demiş ‘Kurtuluş Savaşı’ diye?

Kim çıkarmış bu Kurtuluş Savaşı’nı? Adamları kovmuşuz, hem de savaşarak. Yalnız askerlerini değil şirketlerini, misyonerlerini, okullarını da göndermişiz. Cumhuriyet diye, bağımsızlık diye, Atatürk ilkeleri diye kopmuşuz Batı’dan.
Utanmadan şirketlerini ve okullarını bile millileştirmişiz. Halbuki biz Tanzimat’la birlikte, Avrupa’yla bütünleşmek için �Gayri millileşmeyi, bir milli politika olarak benimsememiş miydik�?..
Avrupa’yla bütünleşmek istiyorsan ulusal değil �gayri milli� olacaksın.
- Bak, bazı büyük sermaye çevreleri ne güzel söylüyorlar; her şey gayri milli olmalı diyorlar. Mallar dışarıdan gelsin, akıl, kültür ne varsa dışarıdan gelsin. Din, eğitim dışarıdan gelsin demiyorlar mı?
- Bazı tarikatlar da bu görüşü savunmuyorlar mı?
Ulusal bir şey yoktur, bize Avrupa ve Amerika himayesi gerekir demiyorlar mı? Bizim askerlerle olmaz, bize onların askerleri uyar diye düşünmüyorlar mı?
1919-1923 arasında ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yaptığımız hataları şimdi düzeltiyoruz.
- Balta Limanı Antlaşması’na rahmet okutan Gümrük Birliği belgeleri imzalıyoruz.
- Avrupa Birliği’ne bir güzel, �tek yanlı bağlanıyoruz� .
- Eğitimimizi gayri milli hale getirip misyoner okullarına destek veriyoruz.
- Türk Hava Yollarımızı, Tekelimizi, denizyollarımızı, sigaramızı, telefonumuzu yeniden yabancı şirketlere teslim ediyoruz. 

- Kısacası yeniden Avrupa’nın ve Amerika’nın himayesi altına giriyoruz. Aynen işgal yıllarında olduğu gibi, aynen Mondros, Sevr yıllarında olduğu gibi Batı ile bütünleşiyoruz.
Evet değerli okurlar bütün bu yazdıklarıma �Bu bir cennet� diyenler var; bu, �Yeniden cehennemin içine girmektir� diye düşünenler var.
Ya siz hangi taraftasınız?

 

Bu yazı, Prof. Manisali’nın “Ya Siz Hangi Taraftasınız” baÅŸlıklı köşe yazısından alınmıştır.Â