Cumartesi, Aralık 22nd, 2007
DÜNYANIN EN GÜZEL FOTOĞRAFLARI
Ara 22, 2007 - RESİMLERİM | yorum yazın
BackyardPool,BoraBora,FrenchPolynesia

Cappadocia,Turkey

ChandelierTree,Leggett,California

Colosseum,Rome,Italy

CreditRiver,Ontario,Canada

DuskBeforeDawn,Paris,France

Flatt_sHarbor,Smith_sParish,Bermuda

FlumeCoveredBridgeinAutumn,FranconiaNotchStatePar k,NewHampshire

GladeCreekGristMill,BabcockStatePark,West

Gustavia,Saint-Barthelemy

HecetaSunset,DevilsElbowStatePark,Oregon

InAmongsttheRocks,Goreme,Turkey

JapaneseGarden,WashingtonPark,Portland,Oregon

LegislativeBuilding,Victoria,

LondonEvening,TowerBridge,

MoonoverSanFrancisco

NiagaraFallsatNight,Canada

PlazaDeCibeles,Madrid,Spain

RockTombs,Dalyan,Turkey

Sunbeams,PercyWarnerPark,

Sunrise,Malibu,California

Toronto,Canada

TrinitadeiMontiChurch,SpanishSteps,Rome,Italy

TUNALIM…
TÜRK MÜZİĞİ
Ara 22, 2007 - MÜZİĞİMİZ | yorum yazınMeltem radyo DİNLEMEK İÇİN TIKLAYIN .. DİĞER ÇEŞİTLİ RADYOLAR Dinlemek için tıklayın….. TUNALIM…
İSLAM BARIŞ DİNİDİR
Ara 22, 2007 - İNANCIMIZ | yorum yazın
DIRE “NON à la GUERRE” C’EST SENTIR AU PLUS PROFOND DE SOI UNE AVERSION, TANT SPONTANÉE QUE RAISONNÉE, DE TOUTE LOGIQUE DE GUERRE DONT LES EFFETS DESTRUCTEURS NUISENT À L’EQUILIBRE ET AU BIEN-ÊTRE DE L’ENSEMBLE DE L’HUMANITÉ. DIRE “NON à la GUERRE” C’EST DIRE NON À LA BARBARIE, INSTITUTIONNALISÉE OU NON, DONT LES VICTIMES SONT TOUJOURS DES INNOCENTS. DIRE “NON à la GUERRE” C’EST DIRE NON AUX MANIPULATEURS OCCULTES QUI, PAR LE MENSONGE ET LA DÉSINFORMATION, ESSAYENT DE NOUS FAIRE CROIRE QUE LES GUERRES SONT INEVITABLES, QU’IL Y AURAIT DES CRIMES JUSTIFIÉS, DES GUERRES SAINTES, DES GUERRES JUSTES. DIRE “NON à la GUERRE” C’EST DIRE OUI À LA NAISSANCE D’UNE VERITABLE DÉMOCRATIE OÙ CHACUN DE NOUS PREND SES RESPONSABILITÉS, OÙ L’ON INSTAURE, ENSEMBLE, LA PAIX PAR LA JUSTICE ET NON PAS PAR LES ARMES, OÙ L’ON INSTAURE, ENSEMBLE, LA JUSTICE PAR LE DROIT ET NON PAS PAR LE TERRORISME D’ETAT. TOUT HOMME SAIN D’ESPRIT DIRA DU FOND DU CŒUR : “NON à la GUERRE”, NON À TOUTES LES GUERRES, QUELLE QUE SOIT LA RAISON RELIGIEUSE, QUEL QUE SOIT L’IDEAL POLITIQUE QUE L’ON BRANDIT POUR LES JUSTIFIER, CAR TOUT HOMME SAIN D’ESPRIT SAIT QUE LA VIOLENCE ET LA DESTRUCTIVITE SONT À L’ANTIPODE MÊME DE SON HUMANITÉ. PARTICIPER ACTIVEMENT A L’ACTION ” NON A LA GUERRE ” EST UN ACTE CITOYEN QUI TEMOIGNE EN PERMANENCE DU RESPECT DE LA VIE ET DE LA RECONNAISSANCE DE L’UNITE DU GENRE HUMAIN POUR LEQUEL LES PARTICULARITES ET LES DIFFERENCES SONT SOURCES DE COMPLEMENTARITE ET D’ENRICHISSEMENT MUTUEL. Action “NON à la GUERRE”
SAVAS KARSITLARINI
ZIYARET ET BAK.
acilari gor bak
tikla ve seyret…….
http://www.youtube.com/watch?v=Abjd8LhFKPU
Özellikle Ortadoğu’da süren savaşa dikkat çeken müthiş .NATO bir ilki gerçekleştiriyorlar. Kliplerde savaşın acımasızlığını, bu savaşlarda zarar gören günahsız çocukların yaşadığı vahşeti gözler önüne seren LA’L ve NATO albüm satışını da savaş mağduru çocuklar için kullanacaklar. Savaşa ve teröre “Hayır” diyen iki yorumcu, özellikle “11 Eylül” ü seçtiklerini ancak Müslüman dünyasında ramazan ayının yaklaşmasıyla beraber çıkacakları turneyi bu mübarek ayın bitimiyle başlatacaklarını bunun içinde en uygun tarihin Bayramı olacağını belirtirken “Türk Cumhuriyetinin kuruluş yıl dönümünde barış şarkıları ile coşacağız ve tüm Dünya’ya mesajımızı ileteceğiz” diye konuştular.Müzik dünyasında yıllardır rastlanmadık ölçüde hüzünlü bir sese sahip olan NATO’nun Almanya’da piyasaya sürülen bu ilk albümünde Tacikçe, Çeçence, Gürcüce, Farsça ve Rusça dillerinde toplam dokuz parça yer alıyor. Albümle aynı adı taşıyan açılış parçası “Chor Javon”ın video klibi, CD’nin piyasa sürülmesine paralel olarak ekranlara da yansıdı ve içerdiği çarpıcı görüntülerle bütün Avrupa ülkelerinde büyük beğeni topladı. Hem şarkı hem de onu daha bir etkileyici kılan klip, şu sıralarda birçok anarşist radyoda ve muhalif seslere yer veren kanallarda sıklıkla yayımlanıyor. 3 dakika 42 saniye süren “Chor Javon”, sanatçının delici bakışları eşliğinde Çeçenistan’dan Somali’ye, Irak’tan Filipinler’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada, anti-emperyalist savaşların orta yerinde kalmış ve ellerine silah tutuşturulup çarpışmak zorunda bırakılmış çocukların trajedisini anlatıyor. Büyük çoğunluğu Müslüman olan bu çocukların gözü yaşlı annelerini de unutmayarak… Son derece karamsar bir atmosfere sahip olan bu siyah-beyaz klipte, şarkısını peçeli olarak söyleyen NATO’ya dünya televizyonlarından derlenmiş savaş görüntüleri eşlik ediyor. Yapımcı şirket Cheyenne Records, pekçok izleyicinin gözyaşlarına engel olamadığı bu “silkeleyici” filmin bir kopyasını, NATO’yu müzikseverlere tanıttığı siteye de koymuş. İnternet bağlantısına sahip olan okurlarımız, müzikal alanda son yılların en ilginç savaş karşıtı manifestosu niteliğindeki bu yapıtı seyret …SAVASA HAYIR…
TIKLA VE SEYRET
…DUNYADA BARIS GUVERCINLERI COGALDIKCA DUNYADA SAVASLAR OLMAZ…
BARIS KUSLARI BOSUNA OLMESINLER ONLAR OZGURCE UCSUNLAR 
Bütün savaşlara hayır diyerek
Barış için çalışanlar Merhaba 

Baris Güvercin olmak isterdim Hani o beyaz olanindan Kirmizi gagali mercimek gözlü Insandan kaçmayan korkmayan Küçücük yüregine ragmenSavasa meydan okuyan Barislar için havalananGittigi yere bolluk götüren Hani talih kusu da derler yaHani insanlarin basina konan Sans dagittigi söylenen Bir zamanlarin postacisiSevenlerin asiklarin müjdecisi Barisin özgürlügün sembole Güvercin olmak isterdim Biliyorum beni vururlar Kanadimi kolumu kirarlar Çesitli tuzak kurarlar Siyasetine beni alet ederlerBeni bitirmek isterler Amma nafile bitiremezler Ben öldükçe çogalirim Ben sevdikçe yasarimBen sevgi ve ümit tasirim Karanliklardan bile isirim Rengim bembeyaz benim Merhamet baris eserim Saymakla bitmez hünerim Insani insanligi severim Güvercin olmak isterdim Tabiata kayitsiz kalmayan Erozyona duyarsiz olmayanZamansiz av yapmayan Asla yas agaç kesmeyen Bir fidana dokunmayan
Gulu nergisi severdim Kirda bayirda gezerdim Golde gölette yüzerdimÇocuklari sever sayar Göz bebeklerinden öperdim Baris türküsü söylerdim Savasa meydan vermezdim Zalimle birlik olmazdim Teröriste göz yummazdim Kemik için satilmazdim Güvercin olmak isterdim Silah satanlarin inadina Pusuda yatanlarin inadina Yetim hakkiyla beslenenSerefsiz yüzsüzlerin inadina Dostlugun kardesligin adinaYarinlarin gelecegin adina Barisin dostlugun devamina Savassiz bir dünya için Bütün dünya halklarinin Huzur ve rahatligi için Insanlarin kardesligi için Tertemiz bir dünya için Baris güvercini olmak isterdim
TUNALIM…
1010 BİKİNİLİ KIZ REKORLAR KİTABINA GİRMEYE ÇALIŞIYOR..
Ara 22, 2007 - İLGİNÇ OLAYLAR | yorum yazın
| |
||
|
OTOMOBİL LOGOLARININ ANLAMI..
Ara 22, 2007 - İLGİNÇ OLAYLAR | 1 yorum
|
|||
BİLİMİN ÇÖZEMEDİĞİ 10 SIR…
Ara 22, 2007 - İLGİNÇ OLAYLAR | yorum yazın
Yüzyıllardır tartışılan 10 olgu var. Bunlara bilim yanıt bulamadı. İşte o sırlar;Amerikan LiveScience dergisi, bilim dünyasının açıklayamadığı 10 olguyu sıraladı.
1 - BEDEN / ZİHİN BAĞLANTISI : Bir efsaneye dönüşen ‘plasebo etkisi’ zihinle beden arasındaki muhteşem ilişkinin en basit kanıtı. Bu etki kendini şöyle gösteriyor: Sahte, yani aslında ilaç olmayan bir ilaç aldıklarından habersiz denekler, dertlerine derman olacak bir hap ya da şurup içtiklerini düşündüklerinden kendilerini daha iyi hissediyorlar. Üstelik etki kimi zaman bununla da kalmıyor, tıbbi belirtilerde de düzelme görülüyor. Plasebo deneklerine bakınca, insan ister istemez, zihin neye inanırsa bedeninin de onu yaşadığına hüküm getiriyor. Pek çok uzman, zihnin yardımıyla bedenin kendi kendini iyileştirebilme kabiliyetinin, modern tıbbın yaratabileceği bir ‘mucize’den kat be kat büyüleyici olduğuna inanıyor.
2 - HAYALETLER : Hayaletlerin varlığı hakkında ciddi bir kanıt olmamakla birlikte, onları gördüğünü, onlarla konuştuğunu, onların fotoğraflarını çektiğini ısrarla anlatan -içten ya da değil- şahitler, pek çok insan var. Ancak bilim henüz yanıtı bulamadı.
3-3 - DEJA VU : Fransızca bir kelime olan ‘déjà vu’, Türkçede ‘daha önce görülmüş’ anlamını taşıyor. Açıklamak istediği durum ise şu: Özel bir anı ya da birtakım koşulları, aynı şekilde daha önceden de yaşamış olduğunuzu hissetme hali. Herkesin hayatında bir ya da birkaç kez yaşadığı bu duygu, şaşırtıcı, anlaşılmaz, gizemli ve evet ürkütücüdür. Araştırmacılar ‘déjà vu’ ile ilgili bazı açıklamalar yapmaya çalışsalar da, bu tuhaf hissin nedeni, bir gizem olmayı sürdürüyor.
4 - TAOS UĞULTUSU : ABD’nin New Mexico eyaletinde bulunan küçük Taos kentini ziyaret eden bazı turistler ve vatandaşlar, yıllardır, çöl havasında gizemli, güçsüz, düşük frekansa sahip bir uğultu ve titreşim duyduklarını anlatıyorlar. Bu iddiada bulunanlar, Taos vatandaşlarının sadece yüzde ikisini oluşturuyor. Bazıları bunun çöldeki garip birtakım akustik sorunlarından kaynaklandığını düşünürken, bazıları da bir çeşit kitle histerisi ya da uğursuz bir sır olduğuna inanıyor. Duyulduğu iddia edilen sese ister vızıltı, ister uğultu, ister titreşim deyin; ister psikolojik, ister doğal, ister doğaüstü olduğuna inanın… Hakkında bilinen bir tek gerçek var: O da şimdiye kadar hiç kimsenin bu garip sesin kökenini ortaya çıkaramadığı.
5 - DUYU ÖTESİ ALGI : Hem Doğu, hem de Batı toplumlarında, bazı insanların bir çeşit psişik güçleri olduğuna inanılıyor. Bugüne dek psişik güçleri olduğunu iddia eden kişiler, araştırmacılar tarafından pek çok teste tabi tutuldu. Ancak elde edilen sonuçlar her seferinde ya olumsuz ya da muğlak ve şüpheliydi. Altıncı hissin gücüne inanan pek çok kişi, psişik güçlerin test edilemeyeceğini, çünkü bir nedenle kendilerine şüpheyle yaklaşanların ya da bilim adamlarının yanında azaldığını vurguluyor.
6 - ÖNSEZİ : Psikologlar bu durumu açıklarken insanların bilinçaltlarında, farkında olmadan çevremizdeki dünya hakkında bilgi topladığını vurguluyorlar. Bu şekilde biz aslında sadece ‘görünüşte bilmediğimiz’ bazı şeyleri biliyor ya da hissediyoruz. Ancak söz konusu bilgiler bilinçaltımızın derinliklerinde yaşadığı için, bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Bu açıklama kimileri için tatmin edici olsa da pek çok araştırmacıya göre önsezi, kanıtlanması ve üstünde çalışılması zor bir konu.
7 - ÖLÜMDEN SONRA HAYAT : Hayatlarında bir kez ölüme yakın deneyim geçirmiş kişilerin bazıları, karanlık bir tünelde yol alıp, sonunda beyaz bir ışık huzmesine kavuştuklarına dair hikâyeler anlatır. Bunlar arasında sevdiklerinize kavuşmak, garip bir huzur hissetmek gibi daha renkli öyküler de mevcuttur. Bu deneyimler son derece etkileyici olmakla beraber, maalesef kimse ‘öbür taraf’tan elinde bir kanıtla ya da doğrulanabilir bir bilgiyle geri dönmeyi başaramadı. ‘Öbür dünya’ meselelerine kuşkuyla yaklaşanlar, söz konusu deneyimlerin travma geçirmiş bir beynin gördüğü halüsinasyonlar olduğunu vurguluyorlar. Tabii bu nedenle de son derece doğal ve açıklanabilir olduklarını… Ölüp de geri dönen olmadığına göre, bu konu gizemini koruyacak.
8 - UFO’LAR… : UFO deyince genelde insanların aklına uçan daireler, kısacası uzay gemileri gelse de UFO’nun açılımı ‘Tanımlanamayan Uçan Nesne’… Ve bu nedenle evet UFO diye bir şey var. Çünkü dünyanın her tarafında, gökyüzünde ne olduğunu tanımlayamadıkları birtakım objeleri gördüğünü söyleyen insanlar var. Ancak bu obje ve ışıklar, aslında uçak mıdır, meteor mudur yoksa gerçekten Marslıların son model uzay gemisi midirş Bu bir türlü açıklığa kavuşamıyor.
9 - ASLA BULUNAMAYAN KAYIPLAR : İnsanlar bazen kaybolur. Bazıları yaşadıkları hayattan kaçar, bazıları büyük çaplı ve cesetlerin tanınamadığı kazalarda yitip gider, bazıları cinayet kurbanı olur. Kayıplar ölü ya da diri bulunur. Ancak bazı insanlar vardır ki adeta buharlaşırlar. 1872′de Portekiz yakınlarında bulunan ‘hayalet gemi’ Marie Celeste’in mürettebatı, Amerikan işçi lideri Jimmy Hoffa bu şekilde kayıplara karışanlardan sadece bazıları.
10 - BÜYÜK AYAK : Bu gizem de Amerika’dan… Yeni Kıta’da yıllar boyunca, insana benzeyen, bol tüylü, son derece iri, ‘Büyük Ayak’ adlı bir yaratığı gördüğünü iddia eden sayısız insan ortaya çıktı. Tüm kıta çevresinde kaydedilen iddialar eğer doğruysa, aslında binlerce Büyük Ayak’ın yaşıyor olması gerekirdi. Ancak bugüne kadar bu korkunç yaratığa ait tek bir ceset bile bulunamadı. Ortada belirsiz fotoğraflar, video kayıtları ve tanıkların açıklamalarından başka bir şey yoktu. Görünen o ki, Büyük Ayak da, İskoçya’nın varlığı bir türlü kanıtlanamayan ünlü Loch Ness canavarı gibi gizemler dünyasındaki yerini koruyacak…..Tunalım..
MEDENİYETİN BEŞİĞİ TÜRKİYE(Culture of Turkey)
Ara 22, 2007 - KÜLTÜRÜMÜZ | yorum yazın
TÜRKİYE
|
|||||||||||||||||||
DÜNYA YENİ BİR OSMANLI’YA MUHTAÇ…
Ara 22, 2007 - TARİHİMİZ | yorum yazın|
Oysa hem Balkan yarımadası hem de Ortadoğu bir zamanlar böyle değildi. Aksine, her iki bölge de asırlar süren bir istikrar, barış ve huzur dönemi yaşamıştı. Balkanlar’da 19. yüzyıla, Ortadoğu’da ise 20. yüzyıla kadar süren bu istikrarın nedeni ise, bu bölgelerdeki Osmanlı hakimiyetiydi. Balkanlar’da Osmanlı Nizamı Osmanlı İmparatorluğu Balkan yarımadasına 15. yüzyılın ikinci yarısında, Ortadoğu’ya ise 16. yüzyılın başlarında egemen oldu. Balkanlar’ı ele geçirdiğinde bölge birbiri ile daimi bir çatışma halindeki Hıristiyan halklarla doluydu. Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar ile “Bogomiller” (Boşnaklar) arasındaki çatışma, tam bir kaos doğurmuştu. Bu coğrafyaya büyük bir askeri güç ve siyasi akıl ile giren Osmanlıların en önemli özelliği ise, bölgede barış ve istikrar kurmaları oldu. Osmanlı bölgedeki halkları son derece toleranslı bir sistemle yönetti. Daha önceden fethettikleri topraklardaki Müslümanları kılıçtan geçiren Haçlılar gibi davranmadı. Aksine, Balkanlar’daki halklara din özgürlüğü verdi ve herkesin inancını koruyabileceği, dahası tüm gerekleriyle yaşayabileceği bir sistem kurdu. Hiç bir zaman etnik temizlik, zorla din değiştirtme, asimilasyon gibi politikalara başvurmadı. Bu sayede asırlardır çatışmalara ve savaşlara sahne olan Balkanlar, 19. yüzyıla kadar sürecek olan bir istikrar ve huzura kavuştu. Sırplar, Karadağlılar, Yunanlılar, Bulgarlar, Bosnalılar, Macarlar, Ulahlar, Yahudiler, Çingeneler… Tüm bu Balkan halkları hem kimliklerini koruyarak hem de birbirleriyle çatışmadan barış içinde yaşadılar. Barışın Kuralı Balkanlar’daki bu “Pax Ottomana”, aslında siyasetin, sosyolojinin ve demografinin değişmez bir kuralına dayanıyordu: Birbirleriyle çatışma potansiyelindeki birden fazla toplumu huzur içinde bir arada yaşatmak, ancak sözkonusu toplumların üzerinde yer alacak güçlü bir otorite ile mümkündür. Böyle bir otoritenin var olmaması halinde, küçük grupların çatışmaları ve ortaya bir kaos çıkması kaçınılmaz olur. Çünkü küçük grupların her biri, birbirleriyle çatışan menfaatlere sahiptirler ve eğer onları zorlayan üst bir otorite olmazsa, bu menfaatlerden taviz vermezler. Taviz verilmediğinde ise kaçınılmaz olarak çatışma çıkar. Güçlü bir otoritenin sağlayabileceği tek sonuç, sadece barış değil, aynı zamanda “birarada yaşama” kavramıdır. Kimi zaman bir bölgedeki taraflar arasında resmi bir barış imzalanmaz, ama taraflar birarada çatışmadan yaşamayı zımnen de olsa kabul ederler ve böylece istikrar sağlanır. Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün dünyanın sorunlu bölgelerinde askeri birlikleri bulundurarak üstlendiği görev, bunun en açık örneğidir. İşte bu “barış sağlayıcı otorite” kavramı, Balkanlar’da ve Ortadoğu’da asırlar boyu Osmanlı İmparatorluğu oldu. Osmanlı yönetimi her iki bölgede de, hem yerel halklara kendi içlerinde kültürel bir özerklik tanıdı, hem de onları birarada yaşattı. Osmanlı’nın siyaset stratejisinin temelini oluşturan “Nizam-ı Alem” kavramı, işte bunu ifade ediyordu. İmparatorluk sadece topraklarını genişletmeyi değil, aynı zamanda bu topraklara “nizam” getirmeyi hedefliyordu. Osmanlılar, Moğollar gibi dev topraklar ele geçirip sonra da buraları yağmalayan, yakıp-yıkan barbarlar değildiler. Aksine, ulaştıkları her yere düzen ve medeniyet götürdüler. Bu nedenle bugün Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun dört bir yanı Osmanlı camileriyle, medreseleriyle, kervansaraylarıyla doludur. Balkanlar’daki Nizamın Sonu Ancak Osmanlı’nın Balkanlar’a ve Ortadoğu’ya getirdiği nizam, 18. yüzyıldan itibaren aşamalı olarak bozuldu. 20. yüzyılın başlarında da tümüyle ortadan kalktı. Balkan devletleri 19. yüzyılın farklı aşamalarında Osmanlı’dan bağımsız oldular. Ancak bağımsızlık, Balkan halklarına huzur ve istikrar getirmedi. Aksine, birbirleri ile toprak kavgalarına giriştiler. 1912-13 Balkan Savaşları, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin, bölgedeki nizamı nasıl yok ettiğini gösteriyordu: Balkan Devletleri I. Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün Rumeli topraklarını ele geçirdiler ve böylece Balkanlar’daki Osmanlı varlığına son verdiler. Ama aynı zamanda nizamı da kaldırmışlar ve yerine savaş ve kaos koymuşlardı: Osmanlı’dan geriye kalan toprakların paylaşılması konusunda birbirleriyle anlaşamadılar ve böylece II. Balkan Savaşı patlak verdi. Osmanlı nizamının çökmesiyle birlikte başlayan bu Balkan karmaşası, bugüne kadar devam etti. Balkan Yarımadası, II. Balkan Savaşı’nın durulmasından kısa bir süre sonra bu kez I. Dünya Savaşı ile kana bulandı. İki Dünya Savaşı arasındaki dönem ise, Balkanlar’da komitacılar, çeteler, gerilla örgütleri boy gösterdi. II. Dünya Savaşı’nda ise Balkan yarımadası bir kez daha ve çok geniş çapta kana bulandı. Balkan toprakları bir kez daha kanlı içsavaşlara ve etnik temizliklere sahne oldu. Balkanlar’daki bu karmaşanın II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte durulduğu, Soğuk Savaş ile birlikte bölgenin kalıcı bir istikrara kavuştuğu sanılıyordu. Oysa gerçeklerin hiç de böyle olmadığı Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana çok açık bir biçimde ortaya çıktı. Balkan milliyetçileri 1990′dan başlayarak yeniden birbirleri ile çatışmaya başladılar. Hırvatlar ve Sırplar arasındaki gerginlik, 1991′de savaşa dönüştü. Sırp saldırganlığı daha sonra Bosna-Hersek’teki Müslümanları hedef aldı. Balkanlar’daki gerginlik bugün ise Kosova merkezli olarak devam ediyor. Balkanlar’ın görülebilir bir gelecekte barış, huzur ve istikrara kavuşacağını ise kimse tahmin etmiyor. Balkanlar’ın bu karmaşasının kökeninde ise, baştan beridir belirttiğimiz gibi, bölgedeki Osmanlı-sonrası düzenleme yatıyor. Bugün Balkanlar’da Osmanlı’nın miras bıraktığı topraklar üzerinde kurulmuş tam yedi devlet var: Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan… Bu devletlerin hiçbiri etnik yönden homojen değiller. Hepsinde etnik ya da dini azınlıklar var ve bu azınlıklar potansiyel bir gerginlik nedeni olarak duruyorlar. Ayrıca bu devletlerin aralarında uzlaşmaz çıkar çatışmaları var. Oysa bu devletleri oluşturan halklar Osmanlı zamanında da vardılar ve aynı bölgelerde yaşıyorlardı. Ama Osmanlı üst bir otorite olarak bu halkları birarada yaşatmıştı. Bir asırdır süren sözkonusu “otorite boşluğu” ise, bölgenin “sahipsiz” kalmasıyla sonuçlandı. Bu otorite boşluğundan en çok zarar gören Balkan halkları ise, Osmanlı’nın bölgedeki en önemli mirası olan Müslümanlar oldular: Bosnalı ve Sancaklı Slav Müslümanlar, Arnavutlar, Pomaklar, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan Türkleri, bölgenin en çok “sahipsiz” kalan insanlarıydı. Halen de öyleler. Ve kendilerine sahip çıkacak yeni bir Osmanlı’yı, yani “Osmanlı vizyonu”na ve misyonuna sahip bir Türkiye’yi bekliyorlar. Ortadoğu’daki Nizamın Sonu Balkanlar’dakine benzer bir süreç, 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başında Ortadoğu’da da yaşandı. Osmanlı’yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye yaymak isteyen güçler ise, bu kez İngiltere ve Fransa’ydı. Özellikle de Ortadoğu’nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının farkedilmesiyle birlikte, bu iki güç Ortadoğu’yu paylaşma yarışına giriştiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri olan Almanya ve Rusya’yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten sonra da, bölgeyi gerçekten paylaştılar. 20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi: Siyonizm, yani Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki Yahudi milliyetçiliği… Siyonistler Ortadoğu’ya henüz Sultan Abdülhamid zamanında girmek istemişler, ama Sultan’ın sert tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı. Bölgenin Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinden çıkması, onlar için altın bir fırsat oldu. Osmanlı, Ortadoğu’yu I. Dünya Savaşı ile birlikte yitirdi. Savaşın ardından da Ortadoğu’da, bölgenin yeni hakimlerinin menfaatlerine uygun bir düzenleme yapıldı. İngiltere ve Fransa, eski Osmanlı vilayetlerinden yapay devletler oluşturdular. Bağdat vilayeti, “Irak” adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz egemenliğine bırakıldı. Halep ve Şam vilayetlerinden “Suriye” diye bir devlet çıkarıldı. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye’nin bir parçası olan Beyrut ve çevresi, “Lübnan” adıyla ayrı bir devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında ise, o zaman kadar sadece coğrafi bir bölge olan “Filistin” bir devlet haline getirildi. Nehrin doğu yakasında ise “Transjordan” (Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bir süre sonra sadece “Ürdün” olarak bilinecekti. Bu devletlerin hiç biri etnik ya da dini bir birliğe dayanmıyordu. Irak denen ülkede, birbirlerinden çok uzak üç ayrı grup vardı; Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Araplar. Suriye daha da karışıktı. Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler, Kürtler… Hepsi bu yeni devletin çatısı altında yaşıyorlardı. Filistin’de ise Arapların yanında giderek artan ve kendi devletlerini kurmayı hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardı. Lübnan ise Hıristiyan Araplar ile Müslüman Arapları barındırıyordu. Ancak bu iki temel kategori de kendi içlerinde mezhep farklılıklarıyla bölünmüşlerdi. Osmanlı sonrasında oluşan bu karmaşık Ortadoğu’nun bir başka özelliği ise, sınırların tamamen masabaşında ve cetvelle çizilmiş olmasıydı. Sınırlar herhangi bir etnik temel gözetilerek değil, sadece Fransa ve İngiltere’nin çıkarlarının öngördüğü şekilde belirlendiler. Böylece ortaya tam bir mozaik çıktı. Ancak barış ve birarada yaşamaya uygun bir mozaik değil, çatışma ve savaşa uygun bir mozaik. Nitekim Siyonizm, bir devlet haline gelip İsrail’e dönüştükten sonra, bu mozayiği kullanarak Arap devletleri arasındaki çatışmaları ya da devletler içindeki içsavaşları körükleme imkanı elde edecekti. Ortadoğu’da bir yüzyıldır devam eden, özellikle de İsrail’in kurulmasından bu yana şiddetlenen karmaşanın nedeni, işte bu Osmanlı-sonrası düzenlemeydi. Osmanlı sonrasında oluşan “otorite boşluğu” hiç bir zaman doldurulamadı. Fransa ve İngiltere Ortadoğu’ya istikrar değil, çatışma getirdiler. İngiltere’nin koruyucu kanatları altında gelişen Siyonizm, kısa sürede hem bölgenin geneline hem de bizzat İngiltere’nin kendisine yönelik bir tehdit haline geldi. Fransa ve İngiltere’nin yeni kurdukları devletlerde yaptıkları düzenlemeler de istikrar bozucu nitelikteydi. Örneğin Suriye’deki Fransız yönetimi, ülkede azınlık durumunda olan Alevileri Sünnilere karşı kayırdı ve bugün hala sürmekte olan azınlık iktidarına zemin hazırladı. Bu politika, Suriye’de kalıcı bir Alevi-Sünni çatışmasının tohumlarını da attı. Sömürgecilerin Mantığı Osmanlı sonrasında Ortadoğu’da kalıcı bir düzen ve istikrar oluşturulmamasının nedeni, sömürgecilerin bunu yapabilecek bir güce sahip olmamaları değil, bunu yapmak için gerekli olan stratejik anlayışa sahip olmamalarıydı. Osmanlı, ele geçirdiği bölgelere “nizam” götürmeyi İlahi bir görev sayan bir anlayışla yönetiliyordu. Sömürgeciler ise sadece kendi menfaatlerini gözettiler ve bu menfaatler düzensizlik gerektirdiğinde düzensizlik meydana getirdiler. Bugünün siyasi literatürüyle, Osmanlı İmparatorluğu “moralpolitik” (ahlaki) bir stratejik vizyona sahipti. Sömürgeciler ise “reelpolitik” (katıgerçekçi) bir vizyonla hareket ettiler. Bu nedenle, eğer kısa vadede kendilerine menfaat sağlıyorsa, bir ülkeyi uzun vadede karmaşa ve istikrarsızlığa sürükleyecek politikalar izlemekten çekinmediler. İngiliz ve Fransız sömürgeciliği hep bu reelpolitik mantıkla hareket etti. Ama bu mantık Ortadoğu’daki halkların nefretini kazanmalarına yol açtı. Bu nedenle İngiltere ve Fransa Ortadoğu’da çok az bir süre kalabildiler. Arap ülkelerinin başına geçirdikleri kukla liderler, II. Dünya Savaşı’nın ardından birer birer devrildi. İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu macerası da böylece sona ermiş oluyordu. İngiltere ve Fransa’nın ardından gerek Ortadoğu’ya gerekse dünyanın başka bölgelerine egemen olan emperyal güç ise elbette ki ABD oldu. Ancak ABD de aynı reelpolitik vizyonu izledi. Bu nedenle Üçüncü Dünya’nın dört bir yanında kanlı rejimleri destekledi, faşist cuntalarla işbirliği yaptı, terörist gruplara yardım etti. Vietnam’ı bu reelpolitik vizyonla harabeye çevirdi. ABD’nin “nizam” getirme gibi bir amacı yoktu, sadece kendi uluslararası şirketlerinin ve silah endüstrisinin çıkarlarını arıyordu. ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisi de aynı yönde gelişti. ABD’nin Ortadoğu’daki varlığı, Ortadoğu’ya “nizam” getirmedi. Aksine, İsrail saldırganlığını ısrarla destekleyerek bölgedeki kaosun temel nedenlerinden biri oldu. Bugün de hala durum böyledir. ABD’nin zoruyla yürüyen barış süreci, Filistin tarafına getirdiği dayatmalarla, bölgede yeni sıkıntılara yol açacak bir niteliktedir. ABD’nin eski Osmanlı coğrafyası olan Balkanlar’daki stratejisi de yine bölgeye istikrar ve huzur getirecek nitelikte değildir. Washington’ın Sırp saldırganlığına 1991′den 1995′e kadar dört yıl boyunca hiç bir ciddi tepki göstermemesi bunun bir göstergesiydi. 1995′te imzalanan Dayton Anlaşması ise, Alia İzzetbegoviç’in de belirttiği gibi, bölgeye adalet değil, sadece barış getirdi. Bugün Balkanlarda Osmanlı’nın mirası olan müslüman halklar, hala “otorite boşluğu”nun tehdidi altındadırlar. Ve tüm bunlar, Türkiye’nin önüne hem stratejik bir fırsat, hem de tarihi bir misyon yüklemektedir. Türkiye’nin Osmanlı Mirası Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olarak, eski Osmanlı toprakları üzerinde bir nüfuz elde etme şansına sahip olduğu zaman zaman dile getirilen önemli bir gerçektir. Ancak bundan daha da önemli olan, Türkiye’nin Balkanlar ve Ortadoğu’ya “nizam” getirmiş olan yegane gücün mirasçısı olmasıdır. Bu mirasın Türkiye’ye ne gibi bir stratejik ufuk kazandırdığına, üç ayrı yönde bakabiliriz. Birinci yön, Balkanlar, ya da bizim eski “Rumeli”dir. Bu bölgedeki ülkelerin hepsi eski Osmanlı vilayetleridirler. Dahası, bu ülkelerin hepsinin içinde Osmanlı’dan kalan bir “Türko-İslami” nüfus vardır ve bu nüfus; Batı Trakya, Bulgaristan Türkleri, Müslüman Pomaklar, Makedonya, Arnavutluk, Sancak, Bosna-Hersek hattında ilerleyen ve Balkanları ortasından ikiye bölen bir “yeşil kuşak” oluştururlar. Bu kuşak, eğer iyi değerlendirilirse, Türkiye için potansiyel bir etki alanıdır. Türkiye bu kuşak üzerindeki Müslüman ve Türk nüfusun haklarını koruyarak bölge siyaseti üzerinde söz sahibi olabilir. Ortadoğu’ya baktığımızda bu bölgenin de eski Osmanlı vilayetlerinden müteşekkil olduğunu görürüz. Bu durum Türkiye için büyük bir avantajdır. Türkiye bu tarihsel mirası daha etkili bir biçimde sahiplense, Ortadoğu’daki taraflar arasında uzlaştırıcı bir rol oynayabilir, bölgede büyük bir nüfuz elde edebilir. Fransa bile, bölgeye olan uzaklığına rağmen, Suriye ve Lübnan’da geçirdiği bir kaç on yıllık sömürge döneminin hatırasına, Ortadoğu’da nüfuz elde etmeye çalışmaktadır. Hem de bölgeye “nizam” değil, karmaşa getirmiş bir güç olmasına rağmen. Üçüncü yön olan Kafkaslar/Orta Asya bölgesinde de yine Türkiye için büyük bir potansiyel nüfuz alanı vardır. Kafkaslar, tarih boyunca Rus zulmünden kaçarak Osmanlı’ya sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da, Türklük bağıyla Türkiye’ye bağlıdır. Bu tabloya baktığımızda Türkiye’nin stratejik ufuklarının çok geniş olduğunu görürüz. Türkiye, eğer sahip olduğu Osmanlı mirasını ekonomik ve siyasi güçle desteklerse, gerçekten de 21. yüzyılda çok önemli bir bölgesel güç olabilir. Bu durumda Avrupa ve ABD nezdindeki güç ve prestiji de tahmin edilemeyecek derecede artacaktır. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya/Orta Aysa gibi dünyanın sıcak bölgelerinde söz sahibi olan bir ülkenin gücünün, Amerikalı ve Avrupalı stratejistlerin değerlendirmelerinde önemli yer tutacağı açıktır. Ancak tüm bu saydığımız stratejik yaklaşım siyasi ve ekonomik güç kadar vizyon da gerektirir. Bu vizyonun temelinde ise Türkiye’nin kendi kimliğini doğru tanıması ve tanımlaması geliyor. Türkiye’ye stratejik bir etki alanı kazandıran en önemli faktör, baştan beri vurguladığımız gibi, Osmanlı mirasıdır. Türkiye bu Osmanlı mirasına ciddi bir biçimde sahip çıkmalıdır. Bu noktada yapılması gereken önemli işlerden biri, Osmanlı’nın kurmuş olduğu “nizam”ı tarihsel delilleriyle ortaya koymak ve dünyaya anlatmaktır. Bugün Balkanlar’daki Sırp milliyetçileri ya da Arap ülkelerindeki aşırı Arap milliyetçileri, Osmanlı’yı Balkanlar’ı ya da Ortadoğu’yu sömürmüş emperyalist bir güç olarak resmetme çabasındadırlar. Bu asılsız ancak etkili propagandaya karşı Türkiye tarihsel gerçekleri ortaya koymalı, Osmanlı döneminde Balkanlar ve Ortadoğu’da nasıl bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduğunu izah etmeli ve bu tarihsel gerçeği aktif politikaları için temel haline getirmelidir. Bu nedenle Türkiye’nin tarihçileri, sosyologları ve tüm tanıtım-propaganda imkanları seferber edilmelidir. Bu tür bir stratejik kültür politikasının son derece etkili olacağından kimse kuşku duymamalıdır. Türkiye’nin stratejik ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkabilmesiyle orantılı olarak genişleyecektir. Türkiye’nin 21. asırda bir bölge gücü haline gelmesi, tarihsel ve dini kimliklerin giderek daha önemli hale geldiği dünyaya damgasını vurabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir. TUNALIM…. |
BAYRAĞIM,VATANIM..
Ara 22, 2007 - TARİHİMİZ | yorum yazın![]()
| Bu vatan bizimdir,bizim kalacaktır…
VATANIM Kimse söndüremez tüter bu ocak,
BAYRAK Ey,mavi göklerin beyaz ve kizil süsü, Sana benim gözümle bakmayanin Dalgalandigin yerde ne korku, ne keder… Savas bizi karli daglara götürdügü gün. Ey, simdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan; Arif Nihat Asya TUNALIM… |




























Latince ‘Dinle’ anlamına gelen Audi, 1932′de Audi, DKW, Horch, ve Wenderer isimli dört bağımsız üreticinin birleşmesiyle oluşur. Amblemdeki halkalar her zaman olimpiyat halkalarına benzetilse de bu birleşmeyi gösterir. Amblem dört şirketin ayrılmaz birliğini ve farklı karakterlerinin buluşmasını simgeler. 1969 yılında en büyük motosiklet üreticilerinden olan NSU gruba katılmış olsa da bu dört halka değişmeden kaldı. Dört kafadarın kurduğu şirketin logosu bu yıl etkinliklerle 75. yılını kutluyor
İtalyan otomobil üreticisi ilk kez 1907 yılında Milanlı aristokrat bir aile tarafından kuruldu ve ismini şirketin kurucusu olan Nicola Romeo’dan aldı. Markanın ön ismi ise ‘Anonima Lombarda Fabbricca di Automobili’di. Amblemdeki kırmızı haç soyluluğu, beyaz zemin halkı ve köylüleri simgeliyor. Taç giymiş engerek yılanı ise soylu Viscoti Ailesi’nin armasından bir alıntıydı. Şirket 1986 yılından bu yana Fiat’ın bir parçası.
İsmi uzun şirketlerden biri BMW (Bayerische Motoren Werke AG-Bavyera Motor Fabrikası) işe uçak üretimiyle başladı.
Opel, 21 Ocak 1863 tarihinde girişimci Adam Opel tarafından kuruldu. İlk zamanlarında dikiş makinesi ve bisiklet üreten bir firma olan Opel, otomobil üretmeye 1899 yılında başladı.
1929′da Alfa Romeo’nun yarış takımı olarak kurulan Ferrari’nin hikâyesi, kurucusu olan Enzo Ferrari’nin yaşam hikâyesi olarak kabul edilir. Ferrari, İtalyanca’da ‘nalbant’ demektir. İtalyan kontesin 1923′te Enzo Ferrari’ye hediye ettiği at maskot, Ferrari’nin amblemini oluşturur
Kökleri 1899′a dayanan Fiat, Giovanni Agnelli tarafından Torino’da kuruldu. İsmini ‘Fabbrica Italiana Automobili Torino’ kelimelerinin baş harflerinden aldı. Bu ismin kısaltması olan amblem, 60 yıl aradan sonra 1990′da defne ağacı çevreli daire içine yerleştirildi. Defne firmanın uzun geçmişini simgeliyor
1903′te Henry Ford’un 11 yatırımcıyla birlikte kurduğu Ford, 1908′de piyasaya sürülen Model T ile üne kavuştu. Şirketin logosu ise süslü bir el yazısından oluşuyorü
Renault baklava şeklinin bulunuşu 1930′lu yıllara dayanıyor. Amblem klasik ve durgun şekli ile geleceği simgeliyor.
Mercedes ve Benz firmaları 1926 yılında birleşir. Daimler’in ortağı olan Emil Jellinek’in kızı Mercedes ve Karl
Japoncada Mitsu üç, Hishı ise elmas anlamında kullanılıyor. Amblemin anlamı ise Samuray erdemi. Üç kanatlı baklava şeklindeki amblemde, Samuray armasından esinlenilmiş
1887′de Fransa’da kurulan şirketin asıl işi testere üretmekti. ‘Bir aslan gibi güçlü’ sloganıyla satılan bu ürünlerdeki aslan amblemi, daha sonra üretilen arbalarda da kullanmaya başlandı. Armand Peugeot’nun kurduğu şirket otomobil, bisiklet ve motosiklet üretiyor.
Şirket Almanya’da, 1938′de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nazi) tarafından Alman Otomotiv Birliği’ne kurduruldu. Volkswagen (VW) adı Almanca’da ‘halkın arabası’ anlamına geliyor. Amblem, Porsche mühendisi Franz Xaver tarafından yaratıldı. Logonun iki harfi Almanya’nın Wolfsburg şehrini simgeliyor.
Amblemdeki siyah at, Almanya’nın Stuttgart şehrinin armasından, geyik boynuzu ile kırmızı-siyah çizgilerse Württemberg köyünün flamasından alınmış. Şirket Volkswagen Beetle’ı da yaratan Ferdinand Porsche tarafından 1931 yılında kuruldu
Dünyanın en prestijli otomotiv firmalarından Maserati’nin logosunda şirketi yaratan kardeşlerin doğduğu Bologna’da bulunan fıskiyeli havuz kullanılmış. Havuz, denizlerin tanrısı Neptün’e ithaf edilmiş. Neptün’ün sembolü üçlü çatal da logo olarak seçilmiş









Davit
Dahası, yüzyılın bitimine iki yıl kala, sözkonusu iki bölge de bu özelliklerini aynen koruyorlar. Her iki ülkede de zoraki bir barış rüzgarı estiriliyor, ama çatışmalara neden olan taraflar hala ayaktalar ve ilk fırsatta birbirlerine girmek için hazır bekliyorlar. 

